Şeyh Hamdullah :
İslam yazı sanatını zirveye taşıyan hattat olarak tanımlanan Şeyh Hamdullah Amasya’da doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte tarihçiler 1426-1429 olabileceğini kaydetmekte. Hamdullah Çelebi, dini ilimleri ve edebi bilgileri devrinin meşhur alimi Şehzade II. Bayezid ve Ahmed’in hocası Hatip Kasım Efendi’den tahsil etmiş, ileri seviyede Arapça öğrenmiş. İlk hat hocası Sufi Yahya Çelebi-zade Ali Çelebi olmuştur. Onun Fatih Sultan Mehmet’e katip olması üzerine Amasya’da Hayrettin Halil Çelebi hocalığında yazı eğitimini tamamlamış. Şeyh Hamdullah asıl gelişmesini Yakut Musat’sımi ve Abdullah Sayrafi’nin yazıları üzerinde yaptığı uzun çalışmalar sonucunda elde etmiş. Şeyh Hamdullah yazdığı yazı ve kendine has üslûbu ile “ Kıbletül Küttab ” diye anılmıştır. Yazı onun elinde o derece gelişip güzelleşmiştir ki zamanındaki ve daha sonraki hattatlar ona benzemeye çalışmışlarsa da sanatına yaklaşabilen çok az olmuştur. II. Bayezid, şehzadeliği ve Amasya valiliği sırasında Şeyh Hamdullah ile yakından ilgilenmiş, hatta Hamdullah’ın yazı hokkasını kendi elinde tutarak üstada hizmette bulunmuş. Davetlerde de en yakınında oturtmuş, diğer misafirlerden ayrı tutmuş.
II. Bayezid Hamdullah'ı İstanbul'a Davet Ediyor
1481'de Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefatı üzerine tahta davet edilen Şehzade Bayezid, Amasya’dan ayrılırken hocası Şeyh Hamdullah’ı İstanbul’a davet etmiş. Bayezid Han’ın saltanat tahtına çıkmasından bir süre sonra Hamdullah İstanbul’a gitmiş, Amasya’da iken arkadaşlık yaptığı Hattat Abdullah ve Hattat Cemaleddin Amasi’nin evine misafir olmuş. Hocasının İstanbul’a geldiğini işiten Sultan Bayezid Şeyh’e olan muhabbetinden, ona yakın olmak ve sohbetinde bulunmak için sarayın harem dairesi civarında oda tahsis etmiştir. Daha sonra Şeyh Hamdullah, saraya katip ve saray hüddamlığına muallim tâyin edilmiş.
Hamdullah'ın Okçuluğu
Hattatların piri Şeyh Hamdullah, “Şeyh” unvânını ok atıcılığından almış. Ok ve yay yapmakta meşhur olan Şeyh Hamdullah iyi bir ok atıcısı olduğunu, 1100 adımlık atışıyla göstermiş. Pehlivanlar arasında ok atış rekoru kırarak menzil sahibi üstat olmuş. Bu başarıları sebebiyle Padişah II. Bayezid tarafından Mahmud ve Hamza Dede’den sonra Ok Meydanı Atıcılar Tekkesi Şeyhliği’ne tayin edilmiş. Şeyh Hamdullah aynı zamanda iyi bir terzidir. Diktiği kaftanların dikiş yerlerini bulmakta zorlukta çekilirmiş. II. Bayezid’in şehzadeliği sırasında Şeyh Hamdullah kendi elleri ile diktiği ve hediye olarak verdiği kaftanda dikiş yerleri gizlenmiş.
Son Yılları ve Ölümü
II. Bayezid’in vefatından sonra oğlu Sultan Selim zamanında sekiz yıl tamamen inzivaya çekilmiş. Hem talebe yetiştirmiş, hem de manevi terbiyesine girmiş müritlerini irşat ederek günlerini geçirmiş. Kanuni Sultan Süleyman Han’ın tahta çıkması ile tekrar padişahın teveccühüne mazhar olmuş. 1526 yılında İstanbul’da vefat eden Şeyh Hamidullah’ın mezarı Karacaahmet’tedir.
Eserleri
Şeyh Hamdullah doksanı aşan yaşı ile hayata veda ettiği zaman, geride 30 Mushâf-ı Şerif, 50 En’am-ı Şerif ve cüz, 121 mûrakka ve kıt’a 8 ilmi eser, 6 dua mecmuası bırakmıştır. İlim ve sanat dünyamıza bilhassa altı nevi yazıda eserler vermiştir. 47 adet Mushaf-ı Şerif, Meşarik ve Mesahib-i Şerif, bine ulaşan Enam, Kehf, Nebe sureleri, tomar kıt’a ve murakka yazmıştır. Mimaride tezyini bir unsur olan celi yazılarla pek az meşgul olmakla beraber bilinen celi yazıları İstanbul’un Firûz Ağa Camii, Davut Paşa Camii, Bayezid Camii kitabeleri ile Edirne Bayezid Camii kitabeleri onun eseridir.
|
Hattat Ahmed Karahisarî : 1468 yılında Afyonkarahisar’da doğdu. Esedullah Kirmani'den hattı öğrendi. Celî ve sülüs halta ustalığının doruğuna ulaştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun en parlak devri olan Sultan Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni devrinde yaşadı. Sultan Bayezid'in teşvikiyle Yakut Musta'sımi’nin yazılarını inceleyerek altı çeşit yazıyı yeni üslup ve karakterde yazdı. Müsenna adı verilen celî hatta eşi olmayan levhalar yazdı.
Altı çeşit yazıyı çok üstadca yazdığı için kendisine "Yakut-i Rûm" denilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman adına büyük boyda bir Kur'an-ı Kerim yazdı. Az sayıdaki eserlerinin bazıları Topkapı Sarayı Müzesi, Türk İslam Eserleri Müzesi, Süleymaniye Kütüphanesi ve Sakıp Sabancı Müzesi'nde yer almaktadır.
1556 yılında vefat etti
|
Üsküdarlı Hattat Hasan Çelebi : Ahmed Karahisarî'nin talebesi, evlatlığı ve üslûbunun temsilcileri arasında yer alır. Hasan Çelebi, hocası Karahisarî kadar ünlü bir san'atkârdır. Süleymâniye ve Edirne Selimiye Câmileri taşa mahkûk kitâbe ve çini üzerindeki yazılar Hasan Çelebi'nin eseridir.
Evliya Çelebi'nin kaydına göre, Selimiye'nin yazılarına nezaret eden Hasan Çelebi'nin bir gözüne kireç düşer. Kalemlerini yıkadığı kireçli su ile fark etmeden gözlerini yıkayınca diğeri de görmez olur. Bu üzücü olay üzerine Sultan II. Selim, Selimiye'yi dünya gözüyle doya doya seyretmekten mahrum kalan Hasan Çelebi'nin gönlünü alabilmek için ömür boyu maaş bağlatmıştır. |
Hattat Mîr İmâdü'l-Hasenî : H. 961 (1554)’de Kazvin’de doğdu. Safevîler devrinin ünlü nesta’lik hattat ve şairidir. Mîr İmâd ve İmâdü’l-Mülk diye meşhurdur.
İlk tahsilini Kazvin’de yapan İmâd, nesta’lik yazıyı Mâlik Deylemî’den meşk etti. Daha sonra Muhammed Hüseyin-i Tebrîzî adlı hattattan bu sahadaki bilgi ve maharetini geliştirdi.
Mehdi Beyânî, babasını İbrahim olarak kaydederken, Müstakimzâde Hüseyin olrak nakleder. Müstakimzâde ve C.Huart’ın, nisbesini İmâd-ı Hüseynî olarak yazmaları hatadır. İmâd-ı Hüseynî diye bilinen başka bir hattatla karıştırılmıştır. Ekser müellifler İmâd’ın, devlet idaresinde yazışmaları idare eden, hattatlar yetiştiren Kazvinli Hasenî ile Seyfî bir aileye mensup olduğunu söylerler.
Hat tahsilini tamamladıktan sonra, Osmanlı ülkesine oradan Hicaz’a gitti. İran’a döndükten sonra I.Şah Abbas zamanında Ferhad Han Karamanlu’nun kütüphanesinde katip olarak çalıştı. Ferhat Han’ın ölümünden sonra Kazvin’de talebe yetiştirmekle ve yazı yazmakla zamanını geçirdi. Safevîler’in İsfahan’ı başkent yapmaları üzerine sarayda I.Şah Abbas zamanında katiplik yaptı ve şehzadelere ders verdi. Sanat hayatının en verimli on altı yılı sarayda geçti. Nureddin Muhammed Lâhicî, Abdürreşid Deylemî, Oğlu Mîr İbrahim, Abdü’l-Cebbar Ebû Türâb İsfahânî ve İmâd üslûbunu İstanbul’da yayan Derviş Abdî Buhârî gibi üstadlar yetiştirdi. İmad’ın sarayda gördüğü itibar ve alaka diğer sanatkarların kıskançlığına, bu kıskançlık ve hasedin de Şah’ın ondan yüz çevirmesine, nihayet öldürülmesine sebep oldu. Araştırmacılar bu olayda Şah’ın aşırı Şiî, İmâd’ın ise Sünnî olmasının rolü üzerinde de duruyorlar. Hatta Şah’ın: “Beni bu sünnînin elinden kurtaracak yok mu? Bu mağruru öldürecek yok mu?” dediğini naklederler. Ölümü bütün İslam ülkelerinde üzüntüyle karşılandı. Hind Padişahı Cihangir: “Eğer İmâd’ı diri olarak bana verselerdi, ağırlığınca mücevher verirdim.” dediği söylenir. Bu olaydan sonra Oğlu Mîr İbrahim ve kızı Gevher Şâd ve diğer aile efradının Osmanlı’ya sığındıkları ve Anadolu’da yaşadıklarını öğreniyoruz.
Baba Şah ve Mîr Ali Herevî gibi üstadların yazılarını tetkik ederek, istifade eden İmâd, nesta’lik yazıda günümüze kadar devam eden kendi üslûbunu ortaya koymuştur. XVII. yüzyıldan itibaren İslam ülkelerinde de yayılmış olan İmâd üslûbu, Osmanlı hattatlarına iki asır tesir etti. XIX. yüzyıldan itibaren Türk nesta’lik üslûbu doğdu. Bu üslûbun öncüsü Yesârî ve oğlu Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi’dir.
Eserlerinin çoğu İran ve Türkiye’de bulunan İmâd pek çok kitap, risale, murakka’ ve kıt’a yazmıştır. (İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, F, nr, 1428, 1427, 1488, 1492). Eserlerine çoğunlukla Mîr İmâd-ı Hasenî-i Kazvinî, İmâdü’l-Mülki’l-Hasenî, Mîr İmâd-ül-Hasenî, Mîr İmâd, İmâd, İmâd-ül-Mülki’l-Haseni’s-Seyfî şeklinde ketebe koymuştur.
H.1024 (1625) yılında vefat etmiştir.
|
Hattat Seyyid Kasım Gubari : Şerif Abdullah'dan sülüs ve nesih yazıyı öğrendi. Bir pirinç tanesinin üzerine İhlâs Suresi yazdığı için kendisine Gubari denirdi. Sultan Ahmet Camii'ni süsleyen Celi yazılarının tümü ona aittir. 1634'te vefat etti |
Hattat Ahmed Siyahi : Talik hattı çok güzel yazdığı için zamanının "İmad"ı sayılırdı. Yakın akrabası ve üstadı Tophaneli Mahmud Efendi'den icazet aldı. Zaman içinde birçok değerli hattat yetiştirdi ve talik dersleri verdi. Şairliğinin yanı sıra, Askeriye'de büro şefliği yaptı. 1687 yılında vefat etti |
Hattat Hafız Osman :
Aklam-ı Sitte’de Şeyh Hamdullah’dan sonraki en büyük atılım Hafız Osman Efendi ile olmuştur. Derviş Ali (ölümü 1678) ve Suyolcuzade Mustafa Eyyubi’den yazı meşkeden Hafız Osman Efendi, Şeyh Hamdullah’ın üslubunu derinlemesine öğrenebilmek için Nefeszade İsmail Efendi’den (ölümü 1678) de dersler aldı. Hocalarının vefatından sonra kendi üslubunu ortaya koyarak sanatını gittikçe geliştirmiştir.
Hafız Osman'la Türk yazı üslubu yeni bir yükseliş devrine girmiştir. Zamanın bütün hattatları ondan ders alıp onun yazı sanatını benimsemişlerdir. Sultan III. Ahmet ve Sultan II. Mustafa da onun öğrencileri arasındadır. Taş basmasıyla çoğaltılan Kur'an'lar Hafız Osman'ın şöhreti bugün Uzakdoğu ülkelerine kadar bütün İslam coğrafyasına yayılmıştır.
Osmanlı Devletinde yetişen âlim, velî ve büyük hattatlardan. 1642 (H.1052) senesinde İstanbul'da doğdu. Babası, Haseki Câmiinin müezzini Ali Efendi idi. Zamânının hat üstâdı olması sebebiyle, ilmî yönden çok hattatlığı ile meşhûr oldu. Osmanlı Devletinin en meşhûr hattâtı Şeyh Hamdullah Efendiden yüz sene sonra gelip, onun gibi yeni bir çığır açtığı için Şeyh-i Sânî (İkinci şeyh) nâmıyla anıldı. 1698 (H.1110) senesinde İstanbul'da vefât edip, müdâvimi olduğu Kocamustafapaşa'daki Sünbül Efendi Dergâhı bahçesinde defnedildi.
Küçük yaşta, Kur'ân-ı Kerîm’i ezberleyen Osman Efendi, Hâfız Osman nâmıyla anılmaya başlandı. Kur'ân-ı Kerîme saygısı ve edebi ile dikkatleri çekti. Sadrâzam Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa tarafından himâye edildi. Kur'ân-ı Kerîm yazısına istidât ve hevesi dikkate alınarak, hat ustalarından Derviş Ali Efendi’den ders alması temin edildi. Derviş Ali Efendi kendisinin yaşlılık devresinde olması sebebiyle böyle kâbiliyetli bir talebeyi oyalamak istemedi. Kendi talebelerinin ileri gelenlerinden olan Suyolcuzâde Eyyûblu Mustafa Efendiye havâle etti. Suyolcuzâde'den, aklâm-ı sitte adı verilen, sülüs, nesih, muhakkak, reyhânî, tevkî ve rik'a adındaki altı çeşit yazı şeklini öğrendiğine dâir icâzet aldı. Bu sırada on sekiz yaşındaydı. 1659 (H.1070) senesinde Şeyh Hamdullah'ın yazı stilini zamanında en iyi bilen hattat Nefeszâde İsmâil Efendiye talebe oldu. Yeniden Elif Ba’dan başladı. Şeyh Hamdullah'ın yazı üslûbunun bütün inceliklerine vâkıf oldu. Yazıları Şeyh Hamdullah'ın yazılarına o kadar benzerdi ki, işin mütehassısı olan kimseler bile, imzâsız yazıların kime âit olduğunu ayırt edemezlerdi.
Hâfız Osman, kırk yaşına kadar Şeyh Hamdullah'ın usûlünde yazı yazmaya devâm etti. 1679 (H.1090) senesinde sülüs ve nesihte kendi usûlünde eserler vermeye başladı. Şeyh Hamdullah'ın yedinci asır hattatlarından Yâkut-ül Musta'sımî'yi unutturduğu gibi, Hâfız Osman'ın ünü de beş sene gibi kısa bir süre içerisinde Şeyh Hamdullah'ı insanların zihninden sildi. Hat'tan (güzel yazıdan) bahsedilen her yerde Hâfız Osman akla gelirdi. Devrin ileri gelen hattatlarından Ağakapılı İsmâil Ağa, Hâfız Osman Efendi’nin üstünlüğünü kabûl ederek; "Hüsn-i hattı biz bildik, Osman Efendi yazdı." derdi. Zamanın Padişahı Sultan İkinci Mustafa Han’a 1694 senesinde hat dersleri vermeye başladı. Hâfız Osman Efendi, Padişahın arzu ettiği yazıları yazar, Padişah da o yazıları taklit ederdi. Hâfız Osman Efendi yazı yazarken, Padişah hokkasını tutardı. Sultan Üçüncü Ahmed Han da, Hâfız Osman'ın hat dersi verdiği talebeleri arasındaydı.
Sünbül Efendi dergâhı şeyhlerinden Seyyid Alâeddîn Efendi’den aldığı ilim ve feyzle, kalbini tasfiye ve nefsini tezkiye eden Hâfız Osman Efendi, ilim ve ibâdette zühd ve takvâda çok ilerlemişti. Hâl ve hareketlerini, ahlâk ve tabiatını Allahü teâlânın emrine, Resûl-i Ekrem’in sünnet-i şerîfine uydurmakta büyük mesâfeler kat etmişti. Her hafta cuma günleri Sünbül Efendi dergâhına gider, dervişlere zikir esnâsında nezâret eder, onlara yol gösterirdi. Zikir esnasında kendisinden geçer, koynuna koyduğu varaklar hâlindeki yazılar, ortalığa yayılırdı. Üzerinde fevkalâde güzellikte yazılar bulunan bu varaklar, orada bulunanlar tarafından toplanır, daha sonra Hâfız Osman'ın müsadesiyle arzu edenlere dağıtılırdı. İhtiyâcı olan dervişler, kendisine verilen yazıyı satarak ihtiyâcını görür, ihtiyâcı olmayan da bereketlenmek için saklar, evinin en güzel köşesine asardı.
Hâfız Osman Efendi, gâyet mütevâzî ve cömertti. Allahü teâlânın bir kulunu memnun etmekten bir Müslümanın işini görüp, duâsını almaktan çok hoşlanırdı. Meşk (Hat) dersi almak için gelen hevesli ve istidâtlı olan herkesle ilgilenirdi. Pazar ve çarşamba günleri umûmî ders yapardı. Bir gününü zenginlere, bir gününü de fakirlere ayırmıştı.Cumâ günleri Sünbül Efendi Dergâhı’na giderken evinden erken vakitte çıkar, yolu üstünde, elindeki yazısını tashîh ettirmek için bekleyen talebelerle tek tek ilgilenirdi. Bekleyeni gördüğünde hemen atından iner, yol üstündeki bir taşa oturur, gerekli düzeltmeyi yapardı. Talebelerinin özürlerini kabul eder, onları sıkıntıya sokmazdı. Bir gün talebelerinden biri peşi sıra geldi. Takip edildiğini anlayan Hâfız Osman Efendi, dönüp ona ne arzu ettiğini sordu. O da, rahatsızlığı sebebiyle birkaç gündür dersine gelemediğini, meşkini tashîh ettirmek için de fırsat bulamadığını söyledi. Osman Efendi, talebenin özrünü kabûl edip, hemen atından indi. Yol üstünde bir taşa oturup, gerekli tashîhi yaparak talebenin gönlünü ve hayır duâsını aldı.
Hâfız Osman Efendinin bu hâlleri padişah hocası olduktan sonra da değişmedi. Aynı tevâzu ve aynı alçak gönüllülüğü devâm etti. Eline geçen malı Allah yolunda, fakir fukarâya harcar, kendisi eski hâlinde devâm ederdi.
Hâfız Osman Efendi, vakitlerini bir an boş geçirmez, ya ilim öğrenmekle, ya ibâdet etmekle, ya ilim öğretmekle veya hat dersleri vermekle geçirirdi. Elinin alışkanlığının bozulmaması için her gün mutlakâ yazardı. Hacca giderken de her konaklayışta yazı yazmış, el alışkanlığının bozulmamasına çok dikkat etmiştir.
Ömrünün sonuna doğru hastalanıp felç hâli vâki oldu. Pâdişâh bizzat ilgilenip, kendi doktorlarını gönderdi. Yapılan tedâvi neticesi, Allah’ın izniyle kısmen şifâ bulup üç sene daha yaşadı. Meşk çalışmalarına ara vermeden, hastalığında bile devâm etti.
Vefât etmeden önce, en son dersini Yedikuleli Emîr Efendiye verdi. Emîr Efendinin İmâm-ı Zeynelâbidîn hazretlerinin bir şiirinden; "Ve eykane ennehû yevm-el-firâk" (O, onun ayrılık günü olduğunu kat'î olarak bildi) mısra'ı üzerindeki hat çalışmasını tashîh edip, düzeltti. İki saat sonra vefat eyledi. Sünbül Efendi Dergâhı bahçesinde defin sonrası imâm efendi telkîn vermek için kalkınca, orada bulunan zamanın evliyasından Sipâhi Mehmed Dede, hemen müdahale edip; "Hacı Efendi, zahmet çekme! Merhûmun işi çoktan tamam oldu. Rûhu illiyyîne yükseldi. Hak teâlâ şefâatini müyesser eyleye!" dedi.
Kırk sene boyunca durup dinlenmeden çalışan Hâfız Osman Efendi; yirmi beş Mushaf-ı şerîf, çok sayıda En'âm-ı şerîf, Delâil-i hayrât, yazı kıt'aları, karalamalar, murakkalar yazdı. Bir gece rüyâsında Resûl-ü Ekrem efendimizi görmekle şereflenerek aldığı emir üzerine, ilk defâ levha şeklinde Hilye-i Saâdet'i yazdı. Bu hilyelerde Resûl-i Ekrem’in şemâil-i şerîflerini, mübârek yüzlerinin şekillerini, Hazret-i Ali'nin rivâyetine göre târif etti. Asırlarca elden ele duvardan duvara dolaşan Hilye-i Saâdet levhaları, cemâl-i Resûlullah’a âşık insanların yetişmesine vesîle oldu. O'nun mübârek şemâil-i şerîflerini geceleri rüyâlarında, gündüzleri âşikâre gören bu mübârek insanlar, Hâfız Osman Efendiye binlerce duâlar gönderdiler.
Hattat Osman Efendi, özenerek, bütün ustalığını kullanarak şânına lâyık edeb ve saygıya riâyet ederek yazmış olduğu Mushaf-ı şerîfleri; zamânın en usta nakkaş ve tezhibcilerine teslim ederdi. Onlar da aynı edeb ve saygı içerisinde vazifelerini icrâ ederler, asırlara mâl olacak, binlerce Müslüman tarafından kopya edilip yazılacak, milyonlarca Müslüman tarafından okunacak şâheserler vücûda getirdi. Hâfız Osman Efendinin eserlerini, yeğeni Bayrampaşa türbedârı Hâfız Mehmed Çelebi ve Ahdeb Hasan Çelebi gibi tezhib ustaları süslerlerdi. İstanbul'un, zamânın hilâfet merkezi olması sebebiyle, Hâfız Osman hattı ile basılan Kur'ân-ı Kerîm’ler bütün dünyâya yayıldı. Hâfız Osman Efendi de bütün dünyâda rahmetle anıldı.
Birçok talebe yetiştiren Hâfız Osman Efendi, hiçbir talebesinden ücret almaz, bilakis talebesinin kâğıt ve kalem ihtiyâcını da kendisi tedârik yoluna giderdi. Kendisinden icâzet alan talebe, tam bir ahlâk ve edeb numûnesi olarak mezun olurdu. Hâfız Osman Efendinin, elli civârında talebesi kitaplarda kaydedilmiştir. Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi, Anbârîzâde Derviş Ali Efendi, Hasan Üsküdârî, Bursalı Mehmed Efendi, Kürtzâde Bursalı İbrâhim, Derviş Mehmed Kevkek ve Yûsuf-i Rûmî, Hâfız Osman Efendinin ileri gelen talebeleri arasındadır.
Kaynaklar:
1) Tuhfe-i Hattâtin; s.301
2) Hat ve Hattâtân (Habib Efendi), İstanbul 1305, s.121
3) Sicilli Osmânî; c.3, s.421
4) Sefînet-ül-Evliyâ; c.3, s.297
5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1084
6) Kâmûs-ül-A'lâm; c.3, s.1914
7) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.16, s.357
|
Hattat Derviş Ali : İstanbul'da doğdu. Sülüs ve nesih yazıyı Halid Erzurumi'den öğrendi. Elliden fazla Kur'an-ı Kerim, En'am, Evrad, kıt'a ve murakka yazdı. Derviş Ali'ye Şeyh Hamdullah hattının "İkinci Va’z’ı” denirdi. Köprülü Fazıl Ahmet Paşa gibi çok seçkin öğrencileri vardı. 1673 yılında vefat etti. |
Hattat Yedikuleli Seyyid Abdullah : İstanbul'un Yedikule semtinde doğdu. Soyu Hz. Muhammed (S.A.V.)'e dayandığı için imzalarında seyyidliğini zikrederdi. Bir diğer adı da Emir'dir. 17 yaşında iken Hafız Osman'dan aklam-ı sitteyi meşk etmeye başladı. 40 ay gibi kısa sürede icazet aldı. İmrahor Camii imamet vazifesini ömrünün sonuna dek sürdürdü. Mushaf, En'am, sayısız kıt’a, murakka. Hilye ve sair kitaplar yazdı, pek çok öğrenci yetiştirdi. Eğrikapılı Mehmed Rasim Efendi ve Şekerzade Mehmed Efendi en tanınan öğrencilerindendi. Sultan III. Ahmed'in ilgisiyle Topkapı Sarayı'nın meşk muallimliğine getirildi. 1731 yılında vefat etti. |
Mehmed Esad Yesarî Efendi : Mehmed Esad Efendi, selefleri olan, hat sanatının ustalarından, Şeyh Hamdullah, Süleymaniye camiindeki yazılarını hayranlıkla temaşa ettiğimiz Şemseddin Karahisâri ve 17. asrın en büyük Hattatı Hafız Osman Efendiler gibi hat sanatına yenilik getirmiştir.
Osmanlı sanatkârları belli başlı hat nevileri olan; Kûfî, Muhakkak, Reyhani, Nesih, Celî Sülüs, Tevkî, Raik'a, Divanî, Siyâkat, Gubâr, Tuğra, Menşur, Zülfü Arûs, Hilâli, Muinî, Şikeste, Müselselde en mükemmel şekli bulmuş ve icra etmişlerdir.
Yalnız Esad Yesârî Efendiye gelinceye kadar 'Ta'lîk" yazıda İran hat sanatkârları önde bulunmaktaydı. Yesârî Efendi Ta'lik yazıya da en mükemmel şekli kazandırmış ve hat sanatının bu nevinde de en mükemmel eserleri Osmanlı sanatkârlarının verebileceğini ispatlamıştır.
Hattat Yesârî Efendi'nin hayatı da eserleri kadar dikkat çekicidir. O, azmin ve iradenin muvaffakiyetin temel şartı olduğunu göstermiştir. Yesârî Efendi dünyaya geldiğinde vücudunun sağ tarafı felçli ve sol tarafı titrekti. Fakat O, vücudun hakiki sahibinin kendisi olmadığını idrak edecek bir imana sahipti. Bu durumun çalışmaya, meslek edinmeye ve meslekte uzman olmaya mâni teşkil etmeyeceğini gösterircesine çalıştı. Küçük yaşta hattatlığa merak sarmıştı. Sağ eli felçli olduğundan sol eliyle yazıyordu. Bu yüzden "Yesârî" diye anılmaya başlanmış ve daha sonraları bu sıfat isminin yerine kullanılmıştır.
Devrin meşhur hattatlarından Seyyid Mehmed Efendi'den meşk etmiş kısa zamanda kabiliyetini göstermiştir. Bir müddet Seyyid Mehmed Efendi'den meşk ettikten sonra icazet almıştır. Daha sonra, Hattat-ı şehir Kâtipzâde Mehmed Refı' ve İsmail Refik Efendilerden de 1767'de icazet almıştır. Kısa zamanda temayüz eden ve çevrede tanınan Mehmed Esad Efendi gayet mütevazi bir karaktere sahipti. Bu yüzdendir ki sanatının takdiri yanında herkes tarafından sevilip, sayılmış, devrin ileri gelenlerinden büyük itibar görmüştür.
Devletin Şeyhülislâmı Veliyüddin Efendi, Mehmed Esad efendinin vücutça hastalıklı olmasına rağmen Hat sanatında kemâle erişi ve bu derecemaharetine nisbeten gösterdiği tevazuu karşısında; "Cenab-ı Hak, bu zatı bizim enf-i istihbarımızı (kibirlenen burnumuzu, kibirliliğimizi)kırmak için göndermiştir." demekten kendini alamamıştır. Es'ad Yesari Efendi, bu güzel sanatı gittikçe tekâmül ettirerek devrinin en meşhur hattatları arasında yer almıştır. Bu ustalığından dolayı Enderun'ı Hümâyun'a hat muallimi olarak tayin edilmiştir. Sultan 3.Selim'in de takdirini kazanmıştır. Esad Mehmed Efendi'nin hayatına dair değişik bir çizgi olarak 1791 senesinde kendisi gibi hattat olan oğlu Mustafa İzzed Efendiyle birlikte Hacca gittiğini bilmekteyiz.
Mehmed Esad Efendi tevazuu yanında sanatını öğretmekte de gayet cömertti. Sanatının zekatını, sadakasını, hatta bu sahadaki bütün varlığını cömertçe taliplilere dağıtıyordu. Evi âdeta bir mektep haline gelmişti. Bu sanata merak salanlar haftanın belirli günlerinde evini dolduruyor ve bu büyük sanatkardan meşk ediyorlardı. Mehmed Esad Yesârî Efendi 19 Aralık 1798'de İstanbul'da vefat ettiğinde geride kendisini ebediyyete kadar hatırlatacak pek çok levhalar, kitabeler bırakmıştı.
|
Mustafa Râkım Efendi :
Hayatı hakkında sınırlı bilgilere sahip olduğumuz Mustafa Râkım Efendi, bugün Ordu İli'ne bağlı Ünye İlçesi'nde 1171/1758 yılında dünyaya geldi. Babası Mehmed Kaptan'dır. İlköğrenimini memleketinde tamamladıktan sonra, tahsilini ilerletmek maksadıyla İstanbul'a geldi, İstanbul'a kaç yaşında geldiği belli değildir.
İstanbul'da ağabeyi İsmail Zühdî'nin himayesinde ilmî tahsiline başladı. Ayrıca sanata, bilhassa hüsn-i hatt'a karşı merak ve kabiliyeti sebebiyle önce ağabeyi İsmail Zühdî'den sülüs ve nesih yazılarını meşk ederek icazetini l l 83/1769'da on iki yaşında aldı. İcazet aldığında kendisine "Râkım" mahlâsı verildi. III. Derviş Ali'den de yazı meşk etti. Bu arada ilmî tahsilini de tamamlayarak, İlmiye İcazetnamesini aldı. Mustafa Râkım, hafız ve müderrislik unvanlarını imzalarında kullanmıştır.
Ayrıca resme karşı alâkalı ve başarılı bir ressamdı. Yaptığı resim, Reisü'l-Küttâb Râtip Efendi vasıtasıyla III. Selim'e takdim edildiğinde resim çok beğenildi ve padişahın resmini yapması emredildi. Resmi yapıp padişaha takdim ettiğinde, H. 1203 tarihinde müderrislik payesi verildi. Yine bu vesile ile Hattat Râkım Efendi'ye sikke ressamlığı ve tuğrakeşlik görevi verildi. Devrin ileri gelenleri ile olan münasebeti dolayısıyla, onların çocuklarına yazı dersleri verdi. Hattat Râkım'ın Sultan II. Mahmud'a yakınlığı ve ona hat dersleri vermesi, padişah olmasından sonradır.
Râkım Efendi, Râtib Efendi'ye intisabı ile devlet ileri gelenleriyle münasebet kurdu. Yazıcı Mehmed Münîf Efendi ve Reisü'l-Küttâb Reşîd Efendi, münasebet kurduğu kişilerdendir. Yazıcı Mehmed Münîf Efendi vasıtasıyla Padişah III. Selim ile tanışır. İlk resmî görevini de bu vesile ile otuz yaşında müderris olarak alır. Bu arada kendisine Sikke-i Hümâyûn ressamlığı ve tuğra tanzimi görevi verilir. 1224/1809'da İzmir mevleviyeti, 1229/1814'te Edirne pâyesi, 1231/1816'da Mekke pâyesi, 1233/1818'de İstanbul pâyesi, 1235/1820'de Anadolu pâyesi ve nihayet 1238/1822'de Anadolu sadâretine tayin olunur, 4 Rebîulevvel 1239/8 Aralık 1823 Pazartesi gününe kadar bu görevde kalır.
Kendisi Saray'a intisabı dolayısıyla çok rahat bir hayat geçirmiştir. Özellikle Sultan II. Mahmud devrinde epey rağbet gören Râkım Efendi, devamlı Saray'a davet edilir, Padişah kendisi ile yazı meşk ederdi. Saray'dan ayrılırken de kendisine, bohçalar içinde kumaşlar ve altınlar ihsan olunurdu.
Sultan II. Mahmud, Râkım Efendi'yi bir saraylısı, Emine Hanım ile evlendirmiş, fakat çocukları olmamıştır. Hayatının sonlarına doğru felç geçiren Mustafa Râkım Efendi, 15 Şa'ban 1241 (25 Mart l826) Cumartesi günü vefat etmiştir. Vasiyeti üzerine Fatih - Karagümrük'te Atikali Paşa Câmîi'nin yanındaki arsaya defnedilmiştir. Sonradan mezarının üzerine hanımı tarafından bir türbe ve yanına da medrese inşa olunmuştur.
Bir kadirşinaslık olarak günümüzde Fatih Karagümrük'te türbesinin bulunduğu mahalle yakın bir yerdeki ilköğretim okuluna "Hattat Râkım İlköğretim Okulu" ve türbesinin bulunduğu sokağa "Hattat Râkım Sokağı" adı verilmiştir.
Hat tarihinde mektep sahibi olmuş hattatlar, daima kendilerinden önce üslûp sahibi olmuş üstatların yazıları üzerinde çalışarak, harflerinden seçmeler yapmak suretiyle mekteplerini oluşturmuşlardır. Celî sülüste ve tuğrada yaptığı inkılâpla mektep sahibi olan Mustafa Râkım, bunu sağlayabilmek için uzun süre Hafız Osman yazıları üzerinde çalışmıştır. Ağabeyi ve aynı zamanda hocası İsmail Zühdî de, Şeyh ve Hafız Osman'ın en güze harflerini kendi zevki ile yoğurarak sülüs - nesihte kendine has bir tavır ortaya koymuştur; celî sülüste ise eski tarza bağlı kalmıştır.
Râkım'ın yazı sanatındaki yeri değerlendirilirken üç hususa dikkat çekilir :
1 - Celî sülüs harflerinin estetiğinde sağladığı başarı
2 - Celî sülüsün istifinde sağladığı ahenk
3 - Tuğra ölçülerinde yaptığı estetik yenilik.
Râkım'ın yaptığı bu değişiklik ve yenilikler "inkılâp" kelimesi ile ifade edilmiştir. Celî sülüs ve tuğra, Râkım'ın yaptığı büyük değişim sebebiyle "Râkım öncesi - Râkım sonrası" şeklinde bir ayırıma tâbi tutulmuştur. Celî sülüste geçmiş bütün üslûpları silen Râkım mektebi, Sami Efendi'de kemâl noktasına ermiştir. Sert ve durgun bir üslûba sahip olan Mahmud Celâleddin mektebi, bu özelliğinden dolayı Râkım mektebi karşısında tutunamamıştır.
Mustafa Râkım, celîden başka padişah tuğralarını da hat ve şekil yönünden ıslah ederek, bu konuda da "inkılâp" yapmıştır. Tuğranın harflerine kalem hakkını vererek ıslah etmiş, kürsü kısmında istifi yeniden tertip ederek ona tok bir görünüm kazandırmıştır. Râkımın, sanattaki kudretini ve yerini şu hüküm çok güzel özetlemektedir : "Yalnız şu kadarını söyleyelim ki bir Sinan Türk mimarlığında, Michelange heykeltraşlıkta ne yapmışsa, daha ziyâdesini Râkım yazıda yapmıştır. Titiz bir sanatkâr olan Râkım, yaptığı her şeyi düşünerek ve hesap ederek yapmıştır. Bu kudretteki eserler de ancak böyle meydana getirilebilirdi.
Kaynak: Hattat Mustafa Râkım Efendi Hayatı, San'atı ve Eserleri –
Dr. Süleyman Berk, Kaynak Yayınları, İstanbul/2003, |
Sultan II.Mahmud : 1806 yılında dünyaya geldi. Sultan II.Mahmud güzel sanatlar ve batı kültürü ile yakından ilgilendi. Maarif teşkilatının ıslahı için çalıştı. Avrupa'dan hocalar getirdi. Harbiye, Bahriye mektepleri gibi, Meclisi Valay-ı Ahkam-ı Adliyye, Şuray-ı Askeri de onun zamanınında kuruldu. Hat sanatına ilgi duyan Sultan II. Mahmud, herkesin anlayabileceği tarzda yazı yazmakta ustaydı. Sultan II. Mahmud, nesih, sülüs ve özellikle celî sülüs üzerinde çalıştı. İlk önce Kebecizade Mehmed Vasfi’den, sonra da Mustafa Rakım Efendi'den ders aldı. 1839 yılında vefat etti.
Bazı yazıları Rakım Elendi tarafından büyük bir titizlikle tashih edilirdi. Varak altın ile siyah, nefti, mavi ve fes rengi koyu zemin üzerine malakari tekniğjyle kabartma olarak devrin sanatkarlarına yaptırılır ve imparatorluğun çeşitli şehirlerinde abidelere asılırdı. Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde, Sultan II. Mahmud'un tashih görmeyen yazılarından örnekler vardır. |
Yesarizade Mustafa İzzet : Mehmed Esad Efendi'nin oğlu olan Yesarizade Mustafa İzzet,İstanbul'da doğdu. Yazıyı babasından öğrendi ve icazet aldı. Ayrıca Osman el-Üveysi Efendi de 1788'de kendisine ayrı bir icazet verdi. Devlet memuriyetinde yüksek makamlara çıkan hattat, 1842'de Rumeli Kazaskeri oldu.
Çok sayıda eser verdi ve Türk hattının en önemli sanatkârlarından biri kabul edildi. Yesarizade'nin hat sanatımızdaki asıl önemi, 'Türk Nestalik Ekolü'nü kurmuş olmasıdır. Nestalik yazı, onun yaptığı hamleyle Türk zevkinin hakim kılındığı bir sistem halini aldı. Bu ekolün kurulmasından sonra hattatlar İran'ın nestalik üslubunu terk ettiler ve Yesarizade Ekolü'nü takibe başladılar. Bu tavrın eksik noktalarını da Mustafa İzzetEfendi'den sonra gelen Sami Efendi tamamladı. |
Hattat Mehmed Şevki Efendi : Kastamonu'nun Seydîler (Seyyidler) köyünde doğdu. Babası tüccardan Ahmed Ağa'dır. Üç yaşında İstanbul'a gelen Şevki Efendi, dayısı Râgıp Paşa Kütüphânesi hâfız-ı kütübü Mehmed Hulûsî Efendi (ö. 1291-1874)'den sülüs ve nesih yazılarını meşkederek me'zun oldu. On iki yaşında icâzet aldığı zaman, dayısının: "Oğlum, yazıyı ben bu kadar öğretirim. Bundan ilerisini Mustafa İzzet Efendi'den ve diğer hattâtlardan öğren." demesi üzerine Şevki Efendi: "Ben sizden başka hocaya gitmem." Cevâbını vermiş. Hoca Efendi bu ihlâs ve samîmiyet karşısında müteessir olup ağlamıştır.
Şevki Efendi uzun seneler, san'at aşkiyle Hâfız Osman ve İsmâil Zühdî'nin yazılarını tedkîk ederek ruhlarından feyz almış, onun bu teslîmiyet ve azmine ilâhi bir himmet de erişerek hattın bütün sırlarına vâkıf olmuştur. Kendisinin: "Yazıyı bana rüyâ âleminde öğrettiler." demesi, elde ettiği başarının Allah'tan olduğunun açık ifâdesidir. Muâsırı meşhur Hattat Sâmi Efendi onun hakkında; "Hattatların içinde kendi hâlinde, hâluk, san'atında mâhir olarak onu bilirim. Şevki Efendi fenâ yazmak istese yazamaz. Elinden fenâ hat çıkmaz." demiştir.
Harbiye Nezâreti Mektûbî Kalemin'deki aslî vazîfesi yanından hayâtı boyunca Harbiye Nezâretine bağlı Menşe-i Küttâb-ı Askerî Mektebi'nde ve Yıldız'da II. Abdülhamid'in şehzâdelerine yazı hocalığı yaptı. Şeyh vâdisinde Hâfız Osman, İsmâil Zühdî ve Râkım'dan sonra gelen Mehmed Şevkî Efendi, sülüs ve nesih yazılarına en güzel nisbetlerle son şeklini vermiş, bütün İslâm dünyâsında benimsenen kendi üslûbunu ortaya koymuştur. Harflerdeki vuzuh, üslûbunun en önemli vasıflarındandır. Yetiştirdiği talebeleri arasında Filibeli Ârif Efendi (ö. 1327/1909), Fehmi Efendi (ö. 1915), Rifat Efendi (ö. 1949), Pazarcıklı Mehmed Hulûsi ve Ziyâeddin efendiler başta gelir.
13 Şaban 1304/7 Mayıs 1887'de vefat eden Şevki Efendi Merkezefendi Kabristanı'na defnolundu.
Şevki Efendi, sanat dünyâmıza husûsî koleksiyon ve müzelerde bulunan mushaf, Delâilü'l-hayrât, hilye, levha, kıta ve murakka' şeklinde pek çok eser bırakmıştır. Kubbealtı Neşriyâtı arasında yayınlanan sülüs-nesih meşk murakkaı Şevki Efendi'nin hat sanatında kemâlini temsil eden en güzel eserlerindendir.
Kaynak. Hikmet.net |
Sami Efendi : 20. yüzyılda yetişen hattatların celi sülüs, celi talik, celi divani ve divani hocası olan hat üstadı. İstanbul'da doğan Sami Efendi, Yorgancılar Kethüdası Hacı Mahmud Efendi'nin oğludur. İlk yazılarında"yorgancızade" imzasını kullanmıştır.
Sıbyan mektebinde okurken Boşnak Osman Efendi'den aklam-i sitteyi, Mümtaz Efendi (ö.1288/1871)den Babıali rikası meşketti. Bilhassa celi sülüs ve celi talikte rakipsiz bir sanatkardır. Sami Efendi, divani yazılarını ve tuğra çekmeyi küçüklüğünde memur olarak girdiği Divan-ı Hümayun'da Nasih Efendi'den öğrendi. Mustafa Rakım'ın öğrencilerinden Recai Efendi (ö.1291/1874)'den celi sülüs; Kıbrısizade İsmail Hakkı Efendi (ö.1278-1279/1862)'den nestalik; Ali Haydar Bey (ö. 1287/1870)'den celi nestalik dersleri alarak kendini yetiştirdi.
1327/1909da Divan-ıHümayun'dan emekliye ayrıldı. Ayrıca Divan-I Hümayun ve Enderun mektebinde dersler verdi. Hattat Sami Efendi, 19. yüzyılın ikinci yarısında aklam-ı sittede klasik yolu izleyen en kuvvetli hattatlardan biridir.
Hat hocalığı yaparken birçok kimse kendisinden istifade etmiştir. Ömer Vasfi(1297-1347/1880-1928), İsmail Hakkı Altunbezer(1869-1946), Necmeddin Okyay (1300-1396/1883-1976), Kamil Akdik (1278-1360/1862-1941), Nazif(ö. 1331/1913), Hasan Rıza (ö. 1338/1920), Elmalılı Hamdi Yazır (ö.1361/1942), Neyzen Emin Yazıcı (ö. 1945) bunların en meşhurlarındandır.
31 Mayıs 1914'te açılan Medresetü'l-Hattatin adlı hattat okulunda Sami Efendi'nin rolü görülür. Nitekim öğrencilerinden Hasan Rıza, Hulusi Yazgan, Kamil Akdik, İsmail Hakkı Altunbezer ve Necmeddin Okyay bu okulda dersler vermişlerdir. Sami Efendi'nin eserleri genellikle özel koleksiyonlarda bulunmaktadır.
1912 yılında vefat eden Sami Efendi'nin kabri İstanbul Fatih Camii haziresindedir. Mezar taşını Kamil Akdik celi sülüs ile yazmış, taşın süslemesini de İsmail Hakkı Altunbezer yapmıştır. Sonradan Necmeddin Okyay, üstadın vefatına şu tarihi düşmüştür:
Ser-füru eyler cihan tarih-i Necmeddin için
Göçtü Sami kaldı rakım mesleği üstadsız.
Hattat Sami Efendinin celi sülüs ve nestalik levhaları daha çok Cihangir, Aksaray Valide, Rami, Edirnekapı'da Mihrimah ve Üsküdar'da Altunizade Camilerinde bulunmaktadır. Taşa geçirilmiş yazı ve kitabeleri de şunlardır: Kapalıçarşı'nın iki kapısı üzerindeki tamir kitabesi, hadis ve tuğra; Babıali'de vilayet yanında Nallı Mescit'teki hadis; Şehzade, Kantarcılar ve Ali Paşa Camileri'nin kapılarındaki ayetler; Tophane'den 1956'da Maçka parkına nakledilen Hamidiye çeşmesi ve Etfal Hastanesi ile Eminönü Yeni Cami'nin arkasında İş Bankası bitişiğindeki çeşme ve Erenköy'de Zihni ve Galip Paşa camilerinin kitabeleri; Yıldız Sarayı bahçesindeki çeşme yazısı kendisinin eseridir.
Kaynak: http://www.hatsanat.org |
Hattat Mehmed Tevfik Ebuzziya : Maliye Sergi Kalemi memurlarından Hasan Kamil Efendi'nin Mehmed Tevfik 17 Şubat 1849'da İstanbul'da doğdu. Osmanlı dönemi gazetecilerinden ve yayıncılarındandır. Asıl ismi Mehmed Tevfik olan. Cevriye Kalfa Sıbyan Mektebi'ni bitirdi. Babasını küçük yaşta yitirince öğrenimini bırakarak Maliye Sergi Kalemi'nde çalışmaya başladı. Özel dersler alarak kendisini yetiştirdi. 1864'te Ruzname-i Ceride-i Havadis gazetesinde yazmaya başladı.
Namık Kemal ve Şinasi ile tanıştıktan sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ne girdi. Tasvir-i Efkar, Terakki, Diyojen, Hayal, Çıngıraklı Tatar, Hakayikü'l-Vekâyi gibi gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Şûray-ı Devlet (danıştay) üyeliğine seçildi. 1872'de bu görevden ayrılarak kendisini tümüyle yazmaya verdi. Namık Kemal, Reşad ve Nuri beylerle 1872'de "İbret" gazetesini yayınlamaya başladı. 1872'de "Hadika" isimli bir günlük gazete, 1873'te "Salname-i Hadika" isimli özel bir yıllık çıkardı. 1873'te günlük "Sirac" gazetesini yayınladı.
1873'te Namık Kemal'in "Vatan Yahut Silistre" oyununun sahnelenmesinden sonra çıkan olaylar nedeniyle Rodos'a sürüldü. Sürgün yıllarındaki yazılarında Ziya'nın babası anlamına gelen Ebüzziya imzasını kullandı. 5'inci Murat'ın tahta çıkmasından sonra bağışlandı. 1876'da İstanbul'a döndü. Aynı yıl Kanun-i Sani'nin (anayasa) hazırlık çalışmalarına katıldı. 1877'de Bosna Mektupçuluğu'na atandı. 1878'de yurda dönüşünden sonra "Salname-i Ebüzziya" isimliği yıllığı yayınlamaya başladı. Bu yıllığı "Salname-i Kameri, Rebi-i Marifet, Nevsal-i Marifet" ve "Takvim-i Ebüzziya" adlarıyla 1900'e kadar çıkardı. 1889'da kadınlar için "Takvimü'n-Nisâ" adlı bir yıllık daha çıkardı. 1880'de "Mecmua-i Ebüzziya" dergisini çıkarmaya başladı, 1882'den sonra "Kitaphane-i Meşahir, Kitaphane-i Ebüzziya" adıyla iki dizi halinde kitaplar yayınladı.
1881'de "Matbaa-i Ebüzziya" adıyla modern bir basımevi kurdu. Gazetecilik ve yayıncılığının yanı sıra usta bir hat ve tezhib (süsleme) sanatçısıdır. 1900 yılında Konya'ya sürüldüğü dönem, daha önceden de çalıştığı "Kufi Hat", "arabesk" süsleme çalışmaları yapan Ebuzziya Konya'da bu ilgisini duvar seccadelerine yansıttı.
Necm Sûresi'nin ilk ayetlerini yazan Mehmet Tevfik Ebüzziya'nın Kufi yazıyla başta kitap başlıkları olmak üzere güzel eserleri vardır. İstanbul Kızıltoprak'ta ki Zühtü Paşa Camisi'nin kûfi hatla yazılan kuşak yazısı Ebüzziya'nın eserleri arasındadır. Yaşadığı dönemde Osmanlı paralarının tasarımını da yapan Ebüzziya, 27 Ocak 1913'te İstanbul'da vefat etti. |
Hezarfen Hattat Üsküdarlı Necmeddin Okyay : Yirminci yüzyılın ilk üç çeyreğinde, renkli kişiliğiyle Üsküdar'ı temsile layık bir sanatkar hüviyetini sürdüren üstad Necmeddin Okyay'la önceleri hoca-talebe, sonra da baba-oğul yakınlığıyla yirmi yılı aşan bir beraberliğimiz oldu. Buna dayanarak, ölümünden 27 yıl sonra Üsküdar Sempozyumu'nda onu -zamanın elverdiği nispette- Üsküdarlılara tanıtmayı bir vecîbe addediyorum. Kendileriyle şahsen muarefesi bulunanlar da artık azaldığından, bu konuşmamla hiç olmazsa onlara da Ustad'ı hatırlatmış sayılacağım muhakkaktır.
Okyay'ın evi -kırk yıldan fazladır artık ailenin mülkü olmamakla beraber- Üsküdar'ın Toygartepesi semtindeki Şair Ruhi Sokağı'nda hala duran 5 numaralı ahşap evdir, Sokağın karşı sırasındaki bir evde de "Said Paşa imamı" lakabıyla anılan mevlidhan Hasan Rıza Efendi (vefatı: 1887) oturmaktadır. (Mehmed Akif merhumun bu zatla ilgili latîf bir şiiri "Said Paşa imamı" başlığıyla Safahatın 7.kitabı olan Gölgeler'de okunabilir), ilahi bir cezbe haliyle yaşayan Hasan Rıza Efendi, 1882 yılının Eylül aynıda, hiç mutadı olmadığı halde karşı komşusunun kapısını çalar ve: "Bir oğlun olacak, ismini Necmeddin koy!" diyerek yürür gider. Üsküdar Mahkeme-i Ser'iyesi'nin başkatipliğiyle beraber -babadan müntakil- Yenicami imam ve hatipliğini de sürdüren Mehmed Abdünnebi Efendi, keşfi açık komşusunun bu sözleri üstüne, o akşam rüyasında, yatak odasının penceresine bir kuyruklu yıldız konduğunu görür. Aradan dört ay kadar geçince, 28 Ocak 1883 günü, beklenen Mehmed Necmeddin doğar.
Küçük Necmeddin, yaşı dört sene, dört ay, dört güne eriştiğinde -Osmanlı teamülüne göre- ibtidaî tahsili için evlerinin yakınındaki Karagazi (Karakadı) mahalle mektebine başladı ve üç yıl hitamında buradan mezun olduktan sonra Kasabzade Mehmed Efendi'den Kur'an-ı Kerim hıfzını ilerletti. Müteakiben Ahmediye-Çavuşderesi semtleri arasındaki Ravza-i Terakki isimli (bugünkü adı: Halil Rüşdü İlköğretim Okulu) hususi mektebin, önce ibtidaî kısmını üçüncü sınıftan başlayarak o yıl bitirdi; aynı yerde orta tahsilini sürdürdü. Bu esnada rik'a, dîvanî ve celi divanî yazılarını rüşdiye (orta mekteb) seviyesine göre meşk edip icazetini aldı; yine o sıralarda hafızlık eğitimini de, Kasabzade'nin vefatı sebebiyle mektebin hocası Hafız Şükrü Efendi'den tamamladı. Ravza'nın hat muallimi Hasan Tal'at Bey, genç Necmeddin'deki istidadı görünce, kendisini Nuruosmaniye Medresesi'ndeki yazı odasına 1902 yılında götürerek, oranın hocası olan Filibeli Hacı Arif Efendi'ye (1836-1909) devamını sağladı. Arif Efendi, Bakkal lakabıyla tanınan bir hat üstadıydı ve medreseye gelen birçok meraklıya sülüs-nesih yazlarını meşk ediyordu.
Genç Necmeddin'in birincilikle mezun olduğu Ravza-i Terakki, devrinin en kudretli öğretim müesseselerindendi. Nitekim, aynı senelerde buradan feyz alan şu üç arkadaş, seksenli yaşlarında mesleklerinin pîri unvanını almışlardır:
1- Necmeddin Okyay (1883-1976): Şeyhü'l-hattatîn
2- Hafız Ali Üsküdarlı (1885-1977): Reisü'î-kurra
3- Burhan Felek (1889-1982): Şeyhü'l-muharrirîn
Rüşdiye tahsilini bitirdikten sonra lise eğitimi için Üsküdar idadîsi'ne giren Necmeddin, buraya bir yıl devam etti. Ancak salı günleri hat meşki almak üzere Nuruosmaniye'ye gitmesine müsaade edilmeyince tahsilini bırakmağa karar verdi; zaten devlet memuru olmak gibi bir niyeti de yoktu. Bu arada eline geçen bir ebru (ebrî) kağıdı, öğrenmek iştiyakında olan bu gencin fevkalade ilgisini çekdi. Bu san'atı yegane bilenin Üsküdar Özbekler Dergahı Şeyhi Hezarfen Edhem Efendi (1829-1904) olduğunu da düyunca, kendisinden ebruculuğu tahsil etmek üzere Sultantepesi'ndeki Dergah'a çıkmayı iş edindi.
Ebrunun yanı sıra, ahar denilen kağıt cilalama usullerini ve biraz da ince marangozluğu öğrenmişken, Edhem Efendi fani ömrünü tamamlayıverdi. Ancak hocasından kazandığı birikimleri genç Necmeddin istîdadıyla geliştirdi. Bilhassa, ebru kağıdındaki renklerin imtizacı konusunda, o vakitler Toygartepesi'nde oturan Üsküdarlı ressam Hoca Ali Rıza Bey'den (1858-1930) çok faydalandı.
Hafızlıktaki derecesini ilerletmek için Kaptanpaşa Camii imamı meşhur Hafız Nazif Efendi'den (1861-1931) aşere ve takrîb, ayrıca Çinili Camii imamı Nuri Efendi'nin cami derslerine devamla ilmiye icazetnamelerini alan Necmeddin, bunu alanların kullandığı "efendi" unvanına da hak kazanmış oldu. Bu arada Konyalı Vehbi Efendi'den is mürekkebi îmalini öğrendi. Sultan tepesi'nde oturan Sultan Aziz'in okçubaşısı Seyfeddin Bey'le tanışarak onunla kemankeşlik çalışmalarına katıldı. Okmeydanı'ndaki hedef okçuluğu denemelerinde ancak 680 gez (1 gez- 66 santimetre) uzaklığa atabildi. Halbuki kabza (okçuluk icazeti) alabilmek için en az 800 gez atmak gerekiyordu. Bununla beraber, Necmeddin Efendi biri 1920'de, diğeri 1940'da olmak üzere Okmeydanı'nın Vakıflar idaresince satışını iki kere önlemek, Cumhuriyet devrinde yeniden Okspor isimli kulübü kurmak ve 1934'de çıkarılan soyadı kanunu uyarınca kendisine Okyay'ı seçmekle bu tarihî spordan hiçbir zaman kopmadığını gösterdi. Ancak Okmeydanı'nın 1950'den sonra devletçe "yokmeydanı" haline getirilişinin ve tarihî Türk okçuluğunu bilen yegane kişi olarak kalmanın elemiyle ömrünü sürdürdü. O yaşlı halinde bile, meraklılara "Ya Hakkk!" nidasiyle ok atışı gösterirken, sanki yirmisindeki delikanlılığına avdet ederdi.
Bizim yine eski yıllara dönmemiz gerekiyor; çünkü Necmeddin Efendi'nin öğrenecekleri henüz bitmedi! Bakkal Arif Efendi'ye devamı sırasında eline bir ta'lîk yazı geçen genç Necmeddin, bu hat nev'inden çok hoşlandı ve bunu hemen öğrenmek arzusuna kapıldı; ta'lîk hattının o yıllardaki en büyük ismi Sami Efendi'ye (1838-1912) mülakî oluşunu kendisi şöyle anlatırdı: "Biz ta'lîk yazmak istediğimiz sırada kendilerinin biricik kızı vefat etmiş, üzüntüsünden yazı göstermiyordu. 'Sultan Hamid irade etse göstermez, lakin bir reddedemeyeceği kimse Özbekler Şeyhi Edhem Efendi'dir' dediler. Hemen, ebrî hocamız olan Şeyh Efendi'ye koştuk. Bizi Sami Efendi'ye götürdü. Derse başladık. Ertesi hafta gittiğimizde, arkadaşım Abdülkadir'in meşkine baktı, 'Bir daha böyle gelirsen, kendimi 'evde yok' dedirtirim' dedi. Benim meşkimi de şöyle elinde sallayıp: 'Al bir mel'abe-i sibyan (çocuk oyuncağı) daha!' demez mi? Dünya başıma yıkıldı zannettim. Bir dahaki sefere çalışmaz mısın? Sonraki hafta korkudan titreyerek gittik. Meşke şöyle bir baktı. 'Hmm, bizim tekdirin faide-i azimesi (azarlamanın büyük faydası) görülmüş' dedi. Hazret'in vefatına kadar on sene kendilerine devam ile çok feyz. aldık". 1905'de ta'lik hattından, 1906'da sülüs-nesih yazılarından, eski üstadlara taklîden yazdığı kıt'alarla, hocalarının icazetine hak kazanan genç Necmeddin, öğrenmek hususunda boş durur mu? Hocaları hayatta kaldığı müddetçe onlardan nasîb almağa gayret etti. Kendisinin diğer yazı nevilerinden de behresi bulunmakla beraber, Sami Efendi'nin yönlendirmesiyle ta'lîk ve celî ta'lîk hatlarına daha çok eğildi; bunlarla kıt'a ve levhalar yazmayı tercih etti. Mermer üstüne hâkkolunmuş hayli mezar kitabesi ve Çenberlitaş'daki Piyer Loti evinin kitabesi (1920) de Necmeddin Efendi'nin kaleminin eseridir.
Şurası mutlaktır ki, hat san'atı İslam’ın kitabı Kur'an-ı Kerîm'in en güzel şekilde yazılması gayretinden doğmuş, lakin kısa zamanda sahasını genişletmiştir. Rönesans devri sanatlarındaki dînî ağırlık düşünülürse, hüsn-i hattın oluşmasındaki bu temayül tabiî sayılır. Osmanlı devrinde de hatla uğraşanların çoğu önce bir dînî tahsil almışlar, hatta ömürleri boyunca dînî hizmetlerde bulunmuşlardır, İslamiyet’te ruhban sınıfı olmadığı cihetle, cami hizmetleri, günde beş kere yapılan toplu ibadete mihraba geçerek önderlik etmek (imamet) ve kılınan her cuma namazı öncesi minbere çıkıp hutbe okumak (hitabet) ile sınırlı kalır. Bu hizmetler, diğer vazifelilerle nöbetleşe yürütüldüğü için, imam-hatip zümresinin meraklı ve çalışkan olanları ilim ve sanatla uğraşmağa rahatlıkla zaman ayırabilmiştir. Necmeddin Okyay'a da, doğduğu Üsküdar'daki son klasik mimarî örneği olan Yeni Valide Camii'nin ikinci imameti -babasının 1907'deki vefatıyla- intikal etmiş. Onun daha sonra birinci imam ve hatip olarak 40 yıl sürdürdüğü bu hizmeti sırasında daha neler, nelerle uğraşacağını birazdan anlatacağım.
1908 yılına gelindiğinde, 25 yaşındaki Necmeddin, Üsküdar Yeni Valide Camii'nin ikinci imamı, muhtelif yazı çeşitlerinden icazet sahibi genç bir hattat, ebru san'atkarı, kağıt terbiyesinde ve mürekkep imalinde usta, okçulukta mahir bir sporcu ve ayrıca eski hattatların eserlerini toplamağa ve onları inceleyerek hattın inceliklerini kavramağa çalışan zekî ve dikkatli şahsiyetiyle karşımıza çıkıyor. Dikkatine şu vakıayla işaret etmek istiyorum: Camide vazifeli olduğu sıralarda, avludaki musluklarda abdest alanların cebinden para çalan bir yankesici camiye dadanmış. Hadise birkaç defa tekrarlanınca, oranın sorumlusu sıfatıyla Necmeddin Efendi bundan büyük bir rahatsızlık duymuş ve namaz evveli muslukların önünü uzaktan tarassut altına almış. Uzun bir takipten sonra, nihayet yankesiciyi suçüstü yakalamış, iş mahkemeye intikal ettiğinde, adam suçunu hakimin huzurunda inkara kalkışmış; bunun üzerine Necmeddin Efendi hırsızlığın bütün kaide ve inceliklerini göz önüne serecek şekilde, olanları hakime nakledince, şaşıran hırsız; "Bu hoca, muhakkak yankesicilikten yetişmedir." diyerek, suçunu mecburen kabullenmiş ve mahkum edilmiş!
1914 yılında Cagaloğlu semtinde açılan "Medresetü'l-Hattatîn" isimli öğretim müessesesine -artık yazdığı hat levhaları sağda solda görülmeğe başlayan- genç Necmeddin'i hoca olması için, müdür Arif Hikmet Bey (vefatı:1918) davet etmiş. Fakat, gittiğinde kendisine sormadan, yanlışlıkla talebe olarak kaydetmişler. O, buna "Demek ki daha öğreneceklerim varmış" diyerek itirazda bulunmamış ve sülüs hattını Kamil Efendi'den (1861-1941) ders alarak ileriye götürmüş, Tuğrakeş Hakkı Bey'den (1873-1946) de celi sülüs ve tuğra öğrenmiş. Lakin diplomasını 1918'de almazdan iki yıl evvel, 1916'da ebru ve Ahar muallimi olarak Medresetü'l-Hattatîn'e tayin edilip öğrenci yetiştirmeğe başlamış, işte o sıralarda, Medrese'ye gelerek kendisinden çiçekli ebru yapmasını isteyen tanımadığı birinin arzusunu gerçekleştirmek için uğraşırken, bunda da muvaffak olmuş. Bu tarz ebrûya daha sonra Necmeddin Ebrusu adı verilmiştir. O yıllarda, camideki vazifesi icabı, henüz sarık-cübbe kıyafetiyle dolaşmak hakkına sahip bulunan Necmeddin Efendi'nin sür'atli yürüyüşünü, talebesinden Süheyl Ünver (1898-1986) hocamız: "Cübbesi, yolda giderken Necmeddin Efendi'nin arkasından yetişemezdi!" cümlesiyle anlatırdı. Medresetü'i-Hattatîn'deki "Hat ve Hattatlar Tarihi" dersinin muallimi olan şair Hüseyin Haşim Bey (1861-1920) de felekiyat (astronomi) tabirlerini kullanarak yazdığı şu kıt'asında Necmeddin Efendi'yi, bakınız ne kadar ihatalı tanıtıyor:
Hattat Necmeddin-i Üsküdarî Hakkında:
Gerçi meclâdır o necm-i dîn ü hatta Üsküdar,
Pertevî zanneyleme, eyler o semte inhisar.
Kevkeb-i evc-i zekâdır, şems-i burc-ı iktidar,
Asumân-ı hüsn-i hat eyler anınla iftihar.
(Gerçi o din ve hal yıldızının parladığı yer Üsküdarsa da, ışığını sadece o semte yaydığını sanma. Zekanın doruğundaki yıldız, iktidar burcundaki güneş mertebesinde olan Necmeddin'le hüsn-i hattın gökleri iftihar eder.)
Yine o yıllarda Süleymaniye'deki Kanunî Sultan Süleyman Mektebi'yle Bostancı ve Erenköy mekteblerinde hat muallimliğine başlayan Necmeddin Efendi, hattatlığının da verdiği imkanla zer-endûd levhalar hazırlamağa ve yazılı ebru denemelerine ağırlık verir; lakin, bu ikincisi için önceleri, çok zahmetli bir usulle çalışmıştır: Kağıda yazdığı yazının etrafını oyarak, çıkardığı harfleri bir başka kağıda arapzamkıyla yapıştırıyor, kuruduktan sonra ebru teknesine attığında, yapışık harflerin altındaki kısım suyun sathındaki boyaları almıyor ve ıslanan harfler yapıştıkları yerden ayrılınca, yazılı kısımlar kağıdın renginde kalıyor. Fakat, çok zaman alan bu usulü Necmeddin Hoca dikkati sayesinde kolaylaştırmıştır. Harfleri yapıştırmakta kullandığı arapzamkı mahlülünün kazara dışa taştığı yerlerde de kağıdın boya kabul etmediğini bu arada gözden kaçırmadığı için, yazılan bir defa da, kağıdın üstüne doğrudan arapzamkı mahlülüyle yazmayı tecrübe ederek çok mükemmel neticeler alıyor.
Necmeddin Hoca, Tuğrakeş Hakkı Bey'le yakınlaşınca ve gülcü Şükrü Baba'yı da tanıyınca, onlardaki gülcülük merakına kendini de kaptırmıştır. Üsküdar'daki ahşap evinin ulu ağaçlarla dolu 4000 m2'lik bahçesinin bir bölümünü 1926'da gül yetiştirmeğe ayırmış ve burada 400 çeşide kadar gül yetiştirmiş, yarışmalara katılıp madalyalar almıştır. İşin asıl hoş tarafı, bir gülün botanik künyelerini Latince olarak bilmesi ve gördüğü cinsi bu isimle tanımlamasıydı. Üstad'daki şu gül aşkına bakınız ki, benim kendilerine mülaki olduğum 1955 yılında bile, artık eskisi gibi meşgul olamadığı için, yine de kırk çeşit gülü kalmıştı. 1961'de Toygartepesi'ndeki evinden Koşuyolu'nda bir apartman katına taşınınca gülden de, bahçesinden de kopmak mecburiyetinde kalan Necmeddin Efendi, talebesinden Ali Alparslan'ın, 1963 yılında vazifeyle bulunduğu Londra'dan kendisine mükemmel bir gül katalogu göndermesi üzerine, şu hazin kıt'ayı ona cevaben yazmıştı:
Güllerin karşımda her an, solmadan durmakdadır,
Hem temaşasıyla gönlüm şad-man olmakdadır.
Eski bagçem hatıra geldikçe dîdem hün olur,
Şimdi gül resmiyle Necmi geçmişi anmakdadır.
Hat koleksiyonu da sür'atle büyüyen Necmeddin Hoca'nın eline 1925 yılında bir mücellidin terekesinden klasik cilt yapımında kullanılan şemse kalıpları geçer. Birdenbire eski tarzdaki mücellidliğe karşı içinde heves uyanır. Kendi gayreti ve biraz da mücellid Bahaddin Efendi'nin (1866-1939) yardımıyla kısa zamanda bu işi de başarır, çünkü hayat lügatinde "boş durmak" yoktur, "daima çalışmak" vardır. Sadece eline geçen cilt kalıplarıyla yetinmez; dostlarından Hacı Vesim Paşazade Lutfi-i Mevlevi Bey'in yardımları ve Darbhane'ye devamı sonunda öğrendiği "galvanoplasti" usulüyle eski kalıplardan yenilerini elde etmeyi başarır ve ortanca oğlu Sami (1911-1933) ile beraber mükemmel eserler vücuda getirirler. Cilt kalıplarından yazı çerçevesi yapmak da bu devrinin mahsulüdür. Üç oğlu içinde müstesna sanatkarlığıyla dikkati çeken oğlu Sami'nin henüz 22 yaşındayken peritonitten vefatı, Necmeddin Hoca'yı hayli sarsar, lakin "Bakî kalanın ancak Allah olduğu" inancıyla teselli bulur. Sami'nin Yeni Cami'deki cenaze namazını, imamete geçip de kıldırmağa baba olarak nasıl dayanabildiğini kendilerine sormak gafletime Hoca'nın cevabını unutamam: "Resulullah, ciğerparesi İbrahim'in namazını kıldırmağa nasıl dayanabildiyse, öyle!". Sırası gelmişken Necmeddin Efendi'nin diğer iki evladından da bahsetmeliyim: Deniz Albayı olan büyük oğlu Nebih Bey (1907-] 983) emekliliğinde altın oygu olarak hat (tuğra) ve tezyinat kesmesiyle ünlendi; küçük oğlu Sacid Bey (1915-1999) ise Devlet Güzel San’atlar Akademisi'nde ebru ve şemse cilt muallimi olarak 37 yıl hizmet etti.
1910'da Medresetü'l-Hattatîn kadrosunda başlayan hocalığını, buranın kapatılmasıyla, 1925'de Hattat Mektebi, 1929'da Şark Tezyini San'atlar Mektebi adını alarak sürdüren yeni müesseselerde; nihayet 1936'dan itibaren Devlet Güzel San'atlar Akademisi'nin Türk Tezyini San'atları şubesinde sürdüren Necmeddin Okyay, 1948'de yaş haddinden emekliye ayrılmakla beraber, evi meraklı talebeye her zaman açıktı. 1955 yılında hat meşki için müracaatımda, beni kendisine götüren Yeni Cami kayyımı Saim Efendi, ders ücretinin ne kadar olacağını sormak garabetinde bulununca, Hoca'nın büyük bir şaşkınlıkla cevabı: "Biz parayla öğrenmedik ki, parayla öğretelim! Bu mevzulardan sakın bahsetmeyin" olmuştu. Sonraki ziyaretimde götürdüğüm Şekercigüzeli'nin badem ezmesini görünce de : "Sizi böyle şeyler getirmekten men ederim evladım. Çünkü o zaman öğretişim hasbî olmaktan çıkar, bir karşılık almış olurum" demişti. Aslında, tarihimiz boyunca eski üstadların hepsi, hususi hat öğretimlerini maddî karşılık beklemeden gerçekleştirmeğe özen göstermişlerdir.
Bu çok cepheli zatın bir başka hususiyeti de, Osmanlı topraklarında yaşayan muhtelif kavimlerin Türkçe’yi konuşmalarındaki lehçe farklılıklarım bir tiyatro artisti kadar başarıyla taklit edebilmesiydi. Sadece bununla da kalmaz, başta Sami ve Edhem Efendilerle İbnülemin Mahmud Kemal Bey ve Gülcü Şükrü Baba olmak üzere, tanıdığı bazı zevatın konuşmalarını da mimiklerine varana kadar aksettirirdi. Dinlerken gülmekten katılırdınız; bulunduğu toplantılara sohbetiyle neşe katardı. Osmanlı topluluğunda mutad olan şifahi kültürü bütün nükteleriyle aktarmanın çok başarılı bir temsilcisiydi, Batıda namını duyan İlahiyat ve şarkiyat alimleri İstanbul'a uğradıklarında ziyaretine gelirlerdi. Bunlardan Prof. Dr. Muhammed Hamidullah'ın (1908-2001), Necmeddin Efendi'yle görüşmesinden sonra, onu, gıyabında "bakıyyetü's-salihîn" (salih kişiler zümresinin sona kalanlarından) olarak vasıflandırmasını daima hatırlayacağım.
Necmeddin Hoca'nın imzasız Osmanlı hat eserlerinin ekserisinin kime ait olduğunu, hatta yazılış senesini, müşahede ve müktesebatıyla tespit edebilmesi büyük bir hayranlık uyandırırdı ve bu veçhesiyle adeta bir "sanat velisi" hüviyeti taşırdı. Hayatı boyunca "bilen bir hattat şuuruyla" kendi topladığı emsalsiz hat eserlerinin pek çoğu 1960 yılında Topkapı Sarayı Müzesi'ne intikal etmiştir. Bu koleksiyonda hüsn-i hattın yanı-sıra, tezhip sanatının da fevkalade örnekleri mevcuttu. Necmeddin Hoca, tezhip sanatıyla fiilen uğraşmamakla beraber, Devlet Güzel San'atlar Akademisi'nin hocaları Rikkat Kunt (1903-1986) ve Muhsin Demironat'ın (1907-1983) klasik tezhip yolunu bulmalarına rehberlik etmiş; ayrıca, kitap sanatlarına dair tabir ve ıstılahları da dikkatle toplayarak zamanımıza eriştirmiştir. Zira, yaşlılığında bile, bu sanatlara faydalı olmak gayesini bir an olsun kaybetmemişti. Üstadın kendi yazdığı hat eserleri de en ziyade Mimar Sinan Üniversitesi'nde olmak üzere, Topkapı Sarayı ve Türk-İslam Eserleri müzelerinde, bazı hususi koleksiyonlarda bulunmaktadır. Ne yazık ki, Mimar Sinan Üniversitesi'nde saklanan yazılarından azımsanmayacak bir bölümü, üç yıl kadar önce dolabıyla birlikte kaybolmuştur.
Müstesna yaradılışıyla, Necmeddin Okyay birçok hüneri nefsinde topladığı için "hezarfen" (bin sanat sahibi) lakabıyla anılmıştır. Onun ebru hocası Edhem Efendi de aynı lakapla yad edilir. Necmeddin Efendi, ebced hesabıyla tarih düşürmekte de pek mahirdi. Aruz öğrenmediği halde, yazdıklarının vezni yerinde olur, bu da çevresindeki aruz bilenleri şaşırtırdı. Düşürdüğü tarihlerden Sami Efendi için olanını naklederek bu bahsi de kapayalım:
Serfürû eyler cihan, tarîh-i Necmeddin için:
Göçdü Sami, kaldı Rakım mesleki üsladsız...
1330 (1912)
Başta Neyzen Emin Dede (Yazıcı, 1883-1945) olmak üzere, birçok nağmeşinas dostu bulunduğu halde, Necmeddin Efendi, nedense musikiyle ilgilenmemiştir; makamlardan sadece acem-aşirân'ı tefrik edebildiğini söylerdi. Ancak "Üsküdar ağzı" denilen tilavet üslubuyla Kur'an-ı Kerîm okurken, makamları tiz sesiyle tabiî olarak birbirine münasip şekilde sıralardı. Hatta, Yenikapı Mevlevîhanesi'nde teravih kıldırmak için imamete geçtiğinde, muzipliği ile meşhur arkadaşı hattat ve musikişinas Ömer Vasfi Efendi (1880-1928) müezzinlik ederken, olmayacak makamlar gösterse de, Necmeddin Hoca tabiat-i musikîyesiyle mihrapta bunlara mükemmelen uyarmış. Bu hal "Deli" lakabıyla maruf Ömer Efendi'ye merak olur ve "Ulan, seni açmaza düşürmek için gösterdiğim makam seyirlerini ve kararlarını mûsiki bilmediğin halde nasıl yakalıyorsun? Hayret ediyorum!" dermiş. Böylesine dolu dolu yetişmiş olan Okyay üstadımızın samimiyet ve tevazu içinde ara sıra tekrarladığı şu sözünü de hiç unutamam; "Evladım, zamanın en iyi hocalarından ders gördüm amma, kendim bir şey olamadım" Oysa kendileri, yukarda isimleri sıralanan üstadların dürülüp bükülüp bir bedende toplanmış hali gibiydi. Bazılarını genç, bazılarını da orta yaşlarındayken tanıyıp da sohbet halkalarına dahil olduğu zevat-ı kiramın bir kısmını şuraya sıraladığımda, Osmanlı kültür mihraklarının XX.y.y.'daki numunelerini rahmetle anmış olacaksınız: Abdülaziz Mecdi Efendi (Tolun, 1865-1941), Ahmed Celaleddin Dede (Baykara, 1853-1946), Ahmed Naim Bey (1870-1934), Ahmed Remzi Dede (Akyürek, 1872-1944), Hafız Eşref Efendi (Ede, 1876-1954), Müderris Ferîd Bey (Kam, 1864-1944), Elmalıh Hamdi Efendi (Yazır, 1879-1942), Üsküdarlı Şair Tal'at Bey (1858-1926), Debreli Hoca Vildan Efendi (1853-1924). Necmeddin Efendi'nin hüsn-i hat konusunda en çok gorüşüp anlaştığı hattat ise, Macid Ayral (1890-1961) merhumdu. Hatta onun vefatından sonra: "Macidim gitti, elimdeki eserler öksüz kaldı" cümlesini zaman zaman tekrarlardı.
Üzerindeki 14 çeşit rahatsızlığı da "hastalık koleksiyonu" olarak görüp, bunu bütün nüktedanlığıyla yazı koleksiyonculuğu alışkanlığına bağlayan Necmeddin Hoca, son yıllarında arasu (glokom) ve perde (katarakt) illetleri dolayısıyla görme hassasını neredeyse kaybetmişti ve ömrünce bağlandığı sanatlar, ona artık yüzlerini göstermez olmuşlardı. Fakat "çalışmak", hayatı boyunca kendisinin bütün hücreleriyle gerçekleştirdiği bir fiildi. Doksan üç yıllık aziz ömrünün bir anını boşa harcamadan, önce öğrenmek, sonra da öğretmek şevkiyle yanıp tutuşan ve bir ibadet hazzıyla çalışan merhum üstadın bu hali, rühuna o derecede işlemişti ki, vefatından üç gün önce, Haydarpaşa Numune Hastanesi'ndeki son görüşmemizde hatırını sorduğum vakit, hasta yatağından kısık sesiyle: "Ölmeye çalışıyorum" cevabını vermişti!
Nihayet 5 Ocak 1976 pazartesi sabahı fani ömrü tükenen ve -isminin manasına göre- dînin olduğu kadar, faaliyetleriyle sanatın da yıldızı olan hocamızı, ertesi gün, yıllarca hizmet ettiği Üsküdar Yeni Valide Camii'nden öğle vakti kaldırıp Karacaahmed Sultan'da oğlu Sami ve dokuz yıl önce kaybettiği refîkası Seniye Hanım'ın yanına sırladık. Lakin, kabrine konulan latin harfleriyle yazılmış kitabe, bu büyük sanatkarın şanına hiç yakışmasa da, o, eserleriyle yaşamağa devam ediyor, edecek... Yeri gelmişken, şu sempozyumu tertipleyen Üsküdar Belediye Başkanlığı'na da eski bir ricamı tekrar hatırlatmalıyım: Her şeyiyle Üsküdarlı kalan bu büyük sanatkarın adının, son yıllarını geçirdiği Doğancılar - Viran Saray sokağına verilmesini sabırla bekliyorum. Böylece Üstad'ın ismi Üsküdar'da abad edilmiş, o sokak da "viranlık" dan kurtulmuş olacakttır.
Hocamızın bir yazılı ebrûsunun hazırlanış hikayesini anlatarak, konuşmamı artık nihayetlendirmeliyim: Ebrûculukta kullanılan ve Hindistan'dan geldiği için tedariki zor olan, morumsu vişne çürüğü renkli lök boyasının Mısır Çarsısı'ndaki bir dükkanda bulunduğunu işiten Necmeddin Efendi bu boyanın peşine düşer. Lakin o gün 13 Kasım 1918'dir ve 30 Ekim'de imzalanan meş'um Mondros mütarekesini müteakip, gemilerle gelen İngiliz-Fransız kuvvetleri istanbul'u işgale başlamışlardır. Lök boyasını temin eden ve başına bir iş gelmemesi için vapura binmeyip, sandal tutarak yabancı askerlerin arasından güçbela Üsküdar'a dönen Necmeddin Hoca, evine zorlukla erişir. Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra, 6 Ekim 1923 günü yabancı kuvvetlerin gemilerle İstanbul'dan ayrılışını, limanı gören bahçesinden dürbünle seyrederken, o neş'e ile evine girip "Gel keyfim gel" celi ta'lîkini ebrulu olarak yazar ve renkleri serperken işgal günü zorlukla bulduğu lök boyasını da bilhassa kullanır. Tekneden çıkardığı eserini kurutup seyretmek maksadıyla önüne aldığında, bir yandan kahvesini yudumlarken, heyecanından fincanını "Gel keyfim gel" in üstüne döker; işte görülen lekeler bunlardır. Sanırım, Necmeddin Efendi çapında bir sanatkar için, gelişlerinde kendisiyle beraber bütün Türkleri hüzne boğan işgal kuvvetlerine karşı, gidişlerinde bundan daha keyifli ve sanatkarca bir intikam düşünülemezdi!
Üsküdar'ın sanki gürül gürül akan tarihî bir memba çeşmesinden, bu konuşmamla dinleyicilerime ancak birer tas sunabildiğimi sanıyorum. Anlattıklarımın, muhabbetten kaynaklanan bir mübalağa olduğunu düşünebileceklere de şunu samimiyetle açıklamalıyım ki, söylediklerim fazla değil, noksandır bile!
M.Uğur Derman (Prof., Mimar Sinan Üniversitesi) |
Hamid Aytaç : Asıl adı Şeyh Musa Azmi'dir. Bu bakımdan "Azmi" imzalı bir çok yazısı vardır. Hamid, takma adı ile tanınmaktadır. Aytaç soyadını almıştır. 1891'de Diyarbakır'da doğmuştur. Tuhfe-i Hattatîn'de adı geçen Hattat Amidî yani Diyarbakırlı Seyyid Adem Efendi torunlarından ZülfikarAğa'nın oğludur.
İlk öğrenimini sibyan mektebinde Diyarbakır meb'usu Hoca Mustafa Akif Efendi'den yapmıştır. Yazı aşkı da bu hocanın eğitiminden doğmuştur. Rüşdiye mektebinde Hoca Vahid Efendi'den rik'a ve jandarma kolağalarından (önyüzbaşı) Ahmed Hilmi Efendi'den sülüs yazıyı öğrenmiştir. Ayrıca Kavas-ı Sağır imamı Said Efendi'den ve akrabasından hüsn-i hat hocası Abdüsselam Efendilerden de öğrenimini sürdürmüştür. Resme yetenekli olduğundan askerî rüşdiye resim ve Fransızca öğretmeni merhum ressam Ali Rıza Bey'in öğrencisi ressam Hilmi Efendi'den resim öğrenmiştir.
Öğrenci iken Hasan Ferid Bey'in atlasından haritaları aslı gibi çizdiğinden eser, okulun müzesine konulacak değerde görülmüştür. Harb Okulu matbaası hattatlığına, sonra da Genel Kurmay serhattatı (hattatların başı) hocası Mehmed Nazif Efendi'nin ölümü üzerine bu matbaaya geçmiştir. Bu görevi yedi yıl sürmüştür. Bu görevi sırasında l. Dünya Savaşı'na rastlayan yıllarda Yıldırım Orduları Grubu emrinde Almanya Berlin'de Harita Dairesi'nde bir yıl çalışmış, sonra İstanbul'a dönmüştür. Mütarekeden sonra istifa etmiş ve "Hattat Hamid Yazı" evi diye bir işyeri açarak o tarihten sonra hep serbest çalışmıştır. Hattat Hamid Bey Türk matbaacılığına çinkografi, çelik üzerine resim ve yazıhakketme yani gravür, kabartma ve lüks baskı tekniğini de ilk getirenlerdendir.
İstanbul'da en yeni camilerden olan Şişli Camii'nin eşsiz yazıları ile bir çok evlerde, salonlarda ve işyerlerinde Mısır ve Irak'ta, hatta dünyanın her yerinde onun binlerce nefis yazısı vardır. Uzun ve verimli bir ömür süren Hattat Hamit Bey bütün İslam aleminden, hatta Japonya'dan bile bir çok öğrenci yetiştirmiştir. Son yazılarından biri, Kırk Hadistir. Süleymaniye Kütüphanesi arşivinde yazılarından bir kısmının mikrofilmleri alınarak saklanmıştır. İslam Festivali için 1976 yılında İngiliz televizyonu, Süleymaniye Kütüphanesi'nde renkli bir filmi çekmiştir. Ölümünden birkaç ay önce de İslam Kültür ve Tarih Merkezi tarafından böyle bir film hazırlatılmıştır. Ayrıca Süleymaniye Kütüphanesi arşivinde kasetlerde kendi sesinden hayat hikayesi vardır. Mekke-i Mükerreme'de yapılmış olan son İslam Konferansında Hattat Hamit Bey'in yazdığı bir Kur'an-ı Kerim'in Almanya'da yapılmış nefis yaldızlı ve renkli bir baskısı Suudî Arabistan Kralı Halid tarafından bütün Müslüman ülkelerin devlet başkanlarına armağan edilmiştir.
18 Mayıs 1982'de vefat etmiş, vasiyeti üzerine Karacaahmet mezarlığında Şeyh Hamdullah'ın yakınındaki kabrine, bir mi'rac kandili günü toprağa verilmiştir. |
Halim Özyazıcı : İstanbul'un Haseki semtinde 1898 yılında doğdu. Rüştiye'yi bitirdikten sonra Sanayi-i Nefise Mektebi'ne gitti. Medrestü’l-Hattatin'de hat dersi aldı. Yazıya rik'a ile Hamid Aytaç'la başladı ve daha sonra Ferid Bey'den divanî, Hasan Rıza ve Kamil Akdik'ten süllüs ve nesih, Hulusi Efendi'den talik meşki aldı. Uzun süre serbest çalıştı. 1948 yllından 1962 yılna kadar Güzel Sanatlar Akademisi'nde eski hat öğretmenliği yaptı. 1964 yılında vefat etti. |
Hasan Çelebi : Hat sanatının yaşayan büyük ustası Hasan Çelebi, 1937 yılında Erzurum'un Oltu ilçesinin İnci köyünde dünyaya geldi. Babası Tahsin Efendi, annesi Sakine hanım. Çelebi'nin doğduğu yıllarda genç bir cumhuriyet olan Türkiye, savaşın yaralarını sarmakta, yeni yeni yapılanmaya çalışmaktadır. İnsanlar fakr-u zaruret içindedir. Haliyle, Çelebi'nin çocukluğu da yokluk ve sıkıntı içinde geçer. Çelebi, okul çağına geldiğinde II. Dünya Savaşı başlar ve Türkiye yeni bir buhranla karşı karşıya kalır. İşin ve aşın zor bulunduğu, çalışanın emeğinin karşılığını alamadığı bir döneme girilmiştir. Anadolu'nun birçok yerinde olduğu gibi İnci köyünde de okul ve öğretmen yoktur. İlim ve irfan sahibi bir şahsiyet olan Yusuf Altaş, o dönemde yayımlanan Köroğlu ve Köylü gazetelerini muntazaman köye getirip halk istifade etsin diye meydanda duvarlara asmaktadır. Kâğıda ve kaleme karşı aşırı bir sevgisi olan Çelebi, bu gazeteler vasıtasıyla kendi gayretiyle okumayı öğrenir. 1946'nın Ocak ayında ilk defa köyde ‘hafızlık cemiyeti’ tertip edilir. Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş 6 çocuğa köyde büyük bir kutlama yapılır. Okula gidemeyen Çelebi, bu merasimden çok etkilenir ve dayısından Kuran-ı Kerim öğrenmeye ve hafızlığa başlar. Çelebi, Kur'an ilimlerini tahsil maksadıyla 1954'te İstanbul'a gelir. Bir hemşerisi vasıtasıyla Üçbaş Medresesi'ne yerleştirilir. Çelebi, burada altı ay boyunca Arapça ve din derslerine devam eder. Oradan da Üsküdar Çinili Medresesi'ne geçer. 15 Mayıs 1956'dan itibaren de Mihrimah Sultan (İskele) Camii'inde müezzin olarak görev yapmaya başlar. 1957-58 yıllarında askerlik vazifesini ifa eder. Askerlik dönüşü bir süre Mehmet Nasuhi Camii'inde imamlık yapar. 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle birlikte üç yıl İstanbul'dan ayrı kalır. Bu süre zarfında Artvin'in Yusufeli ilçesinde müezzin olarak bulunur. Müezzinlik yaptığı sırada Müftü Hafız Bekir Efendi'yle tanışır. Bu karşılaşma Çelebi'nin yeniden İstanbul'a dönmesini sağlar. Bekir Efendi aracılığıyla Hasan Çelebi, 15 Ağustos 1963 yılında Üsküdar Sultan Tepesi Mehmet Said Efendi Camii'ne imam olarak tayin edilir. 1964'te Şeyh Camii'ne, 1974 senesinde de Fıstıkağacı Selami Ali Camii'ne naklolur. İmamlık vazifesi süresince başta yurt dışı olmak üzere zaman zaman hat ile ilgili iş teklifleri alır. Ancak resmi görevli olduğu için bu işler için zaman ayırması ve izin alması mümkün olmaz. Çelebi, kendine daha rahat bir çalışma ortam sağlamak maksadıyla 1987'de emekliye ayrılır. Halen İstanbul'da hat çalışmalarına ve talebe yetiştirmeye devam etmektedir.
Hat sanatına olan ilgisi
Çocukluğundan itibaren kâğıtların Hasan Çelebi için karşı konulmaz bir çekiciliği vardır. Ciddi manada hat sanatına merakı ise, köydeki caminin yazılarına ilgi duyarak onları taklit etmesiyle başlar. Yusufeli'nde müezzin olarak görev yaptığı camiye levhalar yazar, İstanbul'a tekrar döndükten sonra görev yaptığı Sultantepe'de taş ustası Yusuf Efendi ile tanışır. Bu tanışma Çelebi'nin hayatında yeni bir sayfa açacaktır. Çelebi, Yusuf Efendi vasıtasıyla Hattat Hamid Aytaç'la (1891-1982) görüşür ve Hamid Bey'e kendisine hat dersi verip veremeyeceğini sorar. Hamid Bey de cevaben “Görüyorsun çok meşgulüm ama benim talebem Halim var, ona git o öğretir.” der. Hasan Çelebi bu tavsiye üzerine Topkapı dışında Çırpıcı Çayırı’nda oturan Hattat Halim Özyazıcı'dan (1898-1964) meşke başlar. Bu onun hat sanatıyla olan serüveninin başlangıcıdır. İlk dersini bitirdiğinde Halim Bey meşkini görünce orada bulunan arkadaşına hayretle, keşideli Fâ'yı göstererek “Daha ilk derste şuna bak! Bunda ümit var.” demiştir. Zamanın şartlarına göre epeyce masraflı olan bu derse gidiş gelişler maalesef çok uzun sürmez. Dört ay sonra Halim Bey bir trafik kazasında hayatını kaybeder.
Dört aylık bir dersin sonunda hocasını kaybeden Hasan Çelebi ne yapacağını bilmez bir halde ortada kalmıştır. Tekrar Hamid Bey'e gitmeye cesareti yoktur, çünkü ilk teklifinde reddedilmiştir. Bu esnada Diyanet eski Reisi Ömer Nasuhi Bilmen'in oğlu Avni Bilmen'le karşılaşır. Üzüntüsünü ona anlatır. Avni Bilmen, Hamid Bey'e gitme konusunda Çelebi'yi cesaretlendirir. Hamid Bey'e gidip kendisinin selamını götürmesini ve talebini yinelemesini söyler. Çelebi o şevkle bir daha Hamid Bey'in huzuruna çıkar ve bu sefer derse kabul edilir. 14 Ekim 1964'te başlayan bu birliktelik Hamid Bey'in vefatına kadar 18 yıl devam eder.
Hamid Bey'le meşk hiç de kolay değildir. Çünkü Hamid Bey konuşmayı pek sevmeyen bir insandır. Öyle ki talebenin hatâsını söylemez, dersi geçip geçmediğini dahi bildirmez. Dolayısıyla Hasan Çelebi, tam iki yıl sürekli ilk ders olan ‘Rabbi Yessir’ yazar. Hocadan bir türlü ikinci dersi alamayan Çelebi, kabiliyeti olmadığına kanaat getirir ve dersi bırakmaya karar verir. Bu düşüncesini açıkladığında Hamid Bey şaşırır ve sebebini sorar. O da "Kabiliyetim olmadığına kanaat getirdim. İki seneden beri ‘Rabbi Yessir’ yazıyorum, geçmeye muvaffak olamadım.” der. Halbuki Hamid Bey durumun farkında değildir. Aytaç hoca, Hasan Çelebi'ye yeni bir ders verir. Bundan sonra da Hasan Çelebi, hocası yazdığı derste dörtten az hata bulmuşsa bir sonraki derse başlar. Aradan yıllar geçer, hat sanatına vâkıf olan Necmeddin Okyay (1883-1976) ve ta'lik- rik'a hocası merhum Kemal Batanay gibi üstadlar, Çelebi'nin yazısının ne kadar geliştiğini görüp “Daha sana icazet vermiyor mu?” diye sormaya başlarlar. Çelebi, hocasına olan saygısından ve edebinden icazet konusunu hiç gündeme getirmemiştir. Hamid Bey ve Hasan Çelebi belli aralıklarla Necmeddin hocaya mutad ziyarette bulunmaktadır. Bu ziyaretlerin birinde merhum Okyay, Hamid Bey'e Çelebi'nin icazet alma vaktinin geldiğini söyler. O da Çelebi'ye icazet için bir yazı hazırlamasını tembih eder. Bu arada Kemal Batanay da bir başka vasıtayla Çelebi'nin icazet alma vaktinin geldiğini hatırlatmıştır.
Sene 1970'dir. Hasan Çelebi bir camide gördüğü Eğrikapılı Abdullah Efendi'nin bir hilye-i şerifini yazar ve hocasına götürür. Hamid Bey bir defa yazıyı tashih eder. Çelebi, hilyeyi ikinci kez yazar ve 6 yıllık bir çalışmanın sonunda Hamid Bey'den icazet alır. Fakat bu sefer de farklı bir şey olur. Çünkü geleneğinde Arapça olarak yazılan icazet metnini Hamid Bey Türkçe olarak yazmıştır.
Çelebi'nin ikinci bir icazeti daha vardır. Çelebi, Hamid Aytaç'dan sülüs neshi meşk ettiği sırada; 1966 senesinde merhum Kemal Batanay'la tanışmış ve ondan da ta'lik ve rik'a dersleri almaya başlamıştır. Batanay; mutedil, halim selim, geleni geri çevirmeyen, mütevazı bir kişiliğe sahiptir. Çelebi'nin talebelik arzusunu da geri çevirmemiş, hemen kabul etmiştir. Aynı zamanda Hafız, tanburî ve bestekâr da olan Batanay, Galata Mevlevihanesi'nde yedi yıl cuma imamlığı ve na'athanlık yapmıştır. Çok sayıda klasik besteleri mevcuttur. Vakit namazlarını dahi hatimle kılacak derecede ileri bir hafızlığı vardır. Hasan Çelebi, 1975 senesinde ta'lik yazının üstadlarından Veliyyüddin Efendi'nin bir ta'lik kıtasını takliden yazıp Kemal Batanay'dan da icazetini alır.
Hasan Çelebi’nin eserleri
Mabed yazıları
Hasan Çelebi'nin celî yazıları yurtiçinde ve yurtdışında birçok caminin kubbesini, mihrabını, cümle kapısını ve duvarlarını süslemekte, mabede ziyarete gelenlere manevi bir haz yaşatmaktadır. Çelebi, daha icazetini almadan önce eski abidevi camilerin tamiratında yazıları ıslah ve ihya etmeye başlamıştır. 6O'lı yılların sonunda Fatih Karagümrük'teki Atik Ali Paşa Camii'nin yazılarını ıslah etmek teklifi ile karşılaşır. Bu yazılardan biri cümle kapısının iç tarafındaki yazıdır. Yazının sıvası dökülmüş, altından Mustafa Rakım'ın güzel bir istifi çıkmıştır. Cemaatin ileri gelenlerinden varlıklı biri, tamirat masraflarını karşılayacağını belirterek Rakım'ın yazısının ihya edilmesini ister.
Zamanın şartlarına göre büyük bir zorlukla kopyasını almaya muvaffak olan Hasan Çelebi, yazının ıslahında epeyce zorlanır. Ve böyle bir gecede rüyasında Mustafa Rakım'ı hocası Hamid Bey'le oturmuş yazı müzakere eder halde görür. Kendisi de bir kenarda onları seyretmektedir. O esnada Rakım, Çelebi'yi fark eder ve sanki sıkıntısına vâkıf olmuş gibi “Yaparsın evladım, yaparsın” tarzında bir imâda bulunur. Çelebi uzun süre bu rüyanın tesirinden kurtulamaz. Bu rüya hem Çelebi'nin gayretini artırmış, hem de Hamid Bey'i çok bahtiyar etmiştir. Çünkü rüyada dahi olsa Mustafa Rakım gibi bu sanatın dehası ile bir mecliste bulunup yazı müzakere etmek büyük bir şereftir. Hamid Bey, Çelebi'nin bu yazıyı ihyasını çok beğenir, kalıptan bir nüsha da kendisine ister. 1974 yılında da Sultanahmet Camii'nin tamiratında yan kubbe yazılarıyla köşe pandantiflerdeki Esmâ-ül Hüsnâ’ları tashih etmiştir.
1982’de Suudi Arabistan hükümeti tarafından Ravza-i Mutahhara'daki bütün yazıların ıslahı için davet edilmiştir. Fakat devlet memuru olduğundan dolayı yurtdışı iznini ancak bir yıl sonra ve iki yıl ücretsiz olarak Bakanlar Kurulu kararıyla alabilmiştir. Oraya gidişinde geç kalınca bu tamirat gerçekleşememiştir. 1987 yılında tekrar Suudi Arabistan'a gidip orada Suud Hükümeti tarafından yeniden inşâ ettirilen Kubâ ve Kıbleteyn mescidlerinin kubbe kuşak ve diğer yazılarını bir yıllık bir çalışma sonunda tamamlamıştır. Çelebi, Medine-i Münevvere'deki çalışmasını mübarek beldeye hizmet olarak hayatının en büyük bahtiyarlığı addeder. Çünkü o mescidlere yazı yazmak, her hattata nasip olmayacak bir nimettir. Ayrıca yazılarını yazdığı camilerin bir kısmını şöyle sıralamak mümkün:
Yurtiçindekiler:
TBMM Mescidi yazıları
Eskişehir Reşadiye Camii
Van Merkez Camii
Kayseri İki Kapılı Cami, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii, Yeni Cami kubbe yazıları
Rize Sahil Yolu Camii mermer üzeri yazıları
Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii
Siirt Molla Kâzım Türbesi taş üzeri yazıları
İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii
Üsküdar Selami Ali Camii
Ümraniye Son Durak Camii
Çağlayan Camii
Hürriyet Tepesi Cengiz Topel Camii
Fenerbahçe Camii
Yeniden inşâ ettirilen Maltepe Camii
Üsküdar'da Mehmet Zahit Kotku Camii
Büyükçekmece Güzelce Camii çini üzeri yazıları
Merter Yunus Emre Camii
Beykoz Ortaçeşme Camii
Çamlıca'da yeni yapılan Çilehane Camii
Çengelköy Yıldırım Beyazid Camii
Yurt dışındakiler:
Kuveyt'te; İslam Tıp Merkezi Camii'nin iç ve dış yazıları
Medine-i Münevvere'de Ravza-i Mutahhara'nın genişletilen yerlerinde toplam 100 metre uzunluğuna ulaşan Cuma ve Mülk sureleri
Medine-i Münevvere'de Küba Mescidi'nin bin dörtyüz metreyi geçen ve kufî ile yazılan kubbe kuşakları ve mihrap cephesi yazıları,
Medine-i Münevvere'de Kıbleteyn Mescidi'nin yazıları; Mescid-i Cuma'nın kubbe eteğine kuşak olarak Cuma Suresi, Mescid-i Ebu Bekir, Mescid-i Ömer, Mescid-i Alî ve Mescid-i Buhari'ye çeşitli yazılar
Cidde'de Harîsî ve Salih Kamil camilerinin yazıları
Kazakistan Almatı'da merkez Cuma Camii'nin seramikle işlenen yazıları
Almanya Fortsaym'da Fatih Camii
Belçika Genk'te inşâ edilen Yunus Emre Camii
Güney Afrika'da Johannesburg Cuma Camii
Bosna Mostar'da yeniden ihya edilen Nezir Ağa Camii'nin yazıları
Bunlardan başka daha birçok camide kubbe, kuşak, mihrap veya cümle kapısı yazılarına rastlamak mümkündür.
Mezar taşları:
Osmanlı Hanedanı'ndan Ziyaüddin Efendi'nin kızı Mihrimah Sultan'ın Eyüp'teki kabrinin yapımı Ürdün kraliyet ailesi tarafından kendisine teklif edilmiş ve yaptırılmıştır. Hocası Hamid Aytaç, Hafize Özal ve Vehbi Koç gibi birçok şahsiyetin mezar taşı yazılarını kaleme almıştır.
Sergiler:
İlk sergisini 1980 senesinde İstanbul İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA)'da açtı.
1984 yılında Malezya'da sergiye katıldı.
1985'te Kraliyet Ailesi’nin davetlisi olarak gittiği Ürdün'de eserleri sergilendi.
1989'da Bağdat'a beş kişilik bir heyetle giderek (Uğur Derman, Prof. Dr. Ali Alpaslan, Savaş Çevik ve Hüseyin Öksüz) hat festivaline katıldı.
1992'de Kuala Lumpur'da bir kişisel sergi açtı. Bu serginin gelirinin bir kısmı Malezyalı kimsesiz çocuklara bağışlandı.
1994'te IRCICA'da Hat Sanatında 30. Yıl sergisi açıldı.
1998 yılında Kuveyt'te hat festivaline eserleriyle katıldı.
2002 yılının mayıs ayında Tarih ve Tabiat Vakfı'nca Feshane’de düzenlenen karma sergide hat çalışmaları yer aldı. Ayrıca birçok karma sergiye katıldı.
Çelebi 1992 yılından itibaren IRCICA'mn tertip ettiği uluslararası hat yarışmalarında Türkiye'yi temsilen jüri üyesi olarak yer alıyor. Yazımına başladığı Kur'an-ı Kerim'i tamamlamak en büyük arzusu. Ayrıca birçok kişiye özel koleksiyon hazırlamıştır. Bunların en başta geleni 1996 yılında Malezyalı Abdurreşit Hüseyin için hazırlanan 18 eserden oluşan koleksiyondur. 180 civarında hilye-i şerif yazmıştır.
Talebeleri:
Gelenek olduğu üzere, icazetini aldıktan sonra bu işin meraklılarına 1975 senesinde hat dersi vermeye, vazifeli olduğu Selâmi Ali Camii'nde başlamıştır. Cumartesi günleri talebelerinin derslerini burada tashih ederdi. İlk talebeleri Davud Bektaş, Muhlis Uslu ve Berat Gülen'dir. Kendi tabiriyle Çelebi soyadı onun tabiatını da çelebi - meşrep yapmış o kapıya kim ders talebiyle gelmişse, kabiliyetli olsun olmasın asla geri çevrilmemiştir. Birçok kişi ondan hat feyzini almıştır. İcazet alan ilk talebesi 1981 yılında Muhlis Uslu'dur. Daha sonra sırayla 1984'te Berat Gülen, 1989'da Ayten Tiryaki, 1994'te Davud Bektaş, Efdalüddin Kılıç, 1996'da Tevfik Kalp, Mümtaz Seçkindurdu, 1999'da Dr. İlhan Özkeçeci, Mimar Günay Çilingiroğlu, Abdullah Gün ve Ahmed Kutluhan, Ekim 2000'de Ferhat Kurlu, Hilal Kazan, Bilal Sezer'e icazet vermiştir.
Hasan Çelebi'nin derslerini umumiyetle mektupla sürdüren, yurtdışında da talebeleri vardır. Zaman zaman bu talebeler, Türkiye'ye gelir, hocanın yazım şeklini görür ve bazı incelikleri kavrarlar. Bu talebeler Amerika'dan Japonya'ya kadar uzanmaktadır. İcazet verdiği yabancı talebeleri ise şunlardır: Amerika'dan Muhammed Zekeriya, Fas'tan Muhammed Emzil ve Haamidi -ki bu kraliyet ailesinin hat hocasıdır- Cezayir'den Muhammed Bahiri ve Abdulhamid, Libya'dan Mahfuz. Suriye'den Ubeyde Salihu'l Benki, Suudi Arabistan'dan Abdülaziz, Bosna'dan Kazım Hacımeyliç ve Japonya'dan Fuad Kuşi Honda'dır. Ayrıca bir Bruneili, bir Kuveytli talebesine de sertifika vermiştir. Halen kendi atölyesinin yanı sıra Tarih ve Tabiat Vakfı atölyesinde talebe yetiştirmeye devam etmektedir.
Kaynak: Hattın Çelebisi Hasan Çelebi. Tarih ve Tabiat Vakfı (TATAV) Yayınları, 2003 |
| |
|